KENDİMİZİ GÖRMEYE… PARKLARA… -I-

8 Temmuz 2013

 İyi niyetlerinden ve sevdiklerini kötülükten, saf kötülükten sakınma kaygılarından en ufak bir şüphem yok elbet. Fakat her nasılsa, bir kez daha canımı yakıyor geride kalan 44 günün her birinde en az 2-3 kez işittiğim, okuduğum “kendine dikkat et”ler…  Sabit ve sınırlı bir “kendi”m yok oysa: 41 yıldır bu ülkede, bu yeryüzünde mevcut şahsi bir ömre karşı değil mesuliyetim ya da girdiğim, girmediğim “risk”lerin vebali. Bir şehrin bir sokağında yol almanın bile, dahası, ağzını açmanın bile risk olduğu koşullarda üstelik. Çağlar öncesinden gelenlerin uğultusunda hiçleşmiş bir kendim bu. Doğuramadığım çocukta, doğurduğum cümlelerde, benim saydığım her çocukta, yazamayacağım her kitapta, arşınlayamayacağım bütün sokaklarda, çimenlerinde uzanamayacağım bütün parklarda, haykıran meydanlar, yollar, köyler ve şehirler dolusu insanlarda hiçleşmiş kendi. “Kendime dikkat” edersem hepsi birden en ağır sitemlerle musallat olacak başıma.

“Azıcık mesafelen, bir süre gözlemle,” diyorlar hem. “Öyle bir ana geliyoruz ki kurumsal gücümüzü, pozisyonlarımızdan kaynaklanan etkimizi kullanmamızın gerekeceği noktada yerimize başkası at koşturmamalı. Ülke tahmin edebileceğimizden daha boktan bi noktaya gidecek yüksek ihtimal. Çünkü karşıda duran güçlü bir yapılanma yok. Elimizdeki tek şey biziz. Gözünü seveyim ‘ön saflar’a çok geçme!..” diye önümü almaya çalışıyor, aklına çok güvendiğim ve yine iyi niyetinden hiç şüphelenmediğim bir arkadaşım. Akıl… Akıl tutuldu oysa. Adımın başında olsa da varoluşumun hep unutkanlığındaki titrimi ve ne işle iştigal ettiğimi her anımsattıklarında, “bilimsel soğukkanlılık” içinde olmamı benden her beklediklerinde, içime işleyen bilme halleriyle soğukkanlı akıl arasındaki 200 yıllık yarılmayı anımsıyorum, başka bir şey değil. Akıl geldiğinde, kendimi ve kendime ulaşan gelmiş geçmiş ve gelecek olası hikâyeleri bilme yetim kaçıp gidiyor, onu anlatmaya çalışıyorum. Ben anlatmaya çalışıyorum, şairler hep daha esaslı anlatıyor:

I am ‘her’ voice, recounting her tales,
from the Vedic age to the 21st century.
The fire that has remained stifled in the ashes of history,
smothered by time and age,
I am that woman – I speak of her.
I read tears, I write fire,
I live in infamy and consume its ashes.
I endure violence, and still breathe fire.
I live as long as this fire burns within me. [1]  (Mallika Sengupta[2])

Hem, insan âşık olduğunda ya da çok sevindiğinde, çok öfkelendiğinde, çok korktuğunda, çok üzüldüğünde, çok kaygılandığında, çok canı yandığında, çok tiksindiğinde yeterince analitik ve hiç stratejik falan olamıyor bayım! Ah Didem Madak. Bunu anlatmaya çalışıyorum.

Böyle şeyleri anlatmaya çalışırken işte, “madem park açılıyor, ne güzel, biz de Gezi Forumu’na, parkımıza gidiyoruz,” demiştim… Demiştik güle oynaya. Bir süredir Temel İçgüdü kıvamında seviyesiz bir münasebet içinde olduğumuz Toma’ya parmak sallıyorduk… Toma’ya terlik atıyor, bağırıyor, su tabancasıyla su sıkıyor, sivri biber atıyor, camına vuruyor, üstüne tırmanmaya çalışıyor, kene gibi yapışıp kalıyorduk… Değişik bir eğlence anlayışı geliştirdik. “Anne ben Anayasa’ya Aykırı mıyım?” yazıyordu bir kepenkte. Tüzüğe bile aykırıyız. “Bizden anca KHK olur,” diyor Bilhan. Sanmıyorum; Kanun Hükmünde Kararnameler çok anti-demokratik bir ruha sahip ve hükümetin Toma’sı yerine iş görüyor, Torba Kanun’larla beraber. Sandık sandık sandık sandık diye uykularında bile sayıkladıkları kandırmacanın dahi içine Truva atı gibi sürüyorlar bunları, pisleyip kusup içine, başlarını uzatıyorlar, yine sandık da sandık, sandık da sandık. Çok sıkıcı ve sahtekârlar. Bazı tiranların gayet de sandıktan çıktıklarını unutmamızı bekliyorlar. %10 barajına, darbe kalıntısı Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları’na hiç girmiyorum. Güçler ayrılığının memlekette ne âlemde olduğuna ya da teknokratik ve demokratik sinisizme de. Ayrıca devrimler, hiçbir zaman sayı saymak ve temsili demokrasiyle ilgili olmadı yanlış bilmiyorsam. Neyin nesi gecenin bir yarısı mesela, yöneticilerini gözaltına aldırdığı meslek örgütlerinin yetki ve gelirlerine el koyan bir düzenlemeyi korsan kanunla kaçırmak? Böylece dillerine pelesenk ettikleri darbe ihtimalinden birkaç fersah uzaklaşmış olduğumuzu sanmamızı istemiyorlar umarım. İntikamcı siyaseti ve semirmeci rant ekonomisini çok seviyorlar ve asker tankının yerine toma gördüğümüzde gayet demokratik koşullarda yaşadığımızı sanacak kadar ahmak olmamızı bekliyorlar. Beklemişler yani bunca zaman.

GörselLaf lafı açıyor şu bizi soluksuz bırakan “sıcak gelişmeler yorgunu” günlerde. Diyordum ki, Taksim Dayanışması, hani şu meşum suç örgütü, demişti ki, yani biz demiştik ki, “08.07.2013 Pazartesi günü saat 19.00’da kendiliğinden yeşererek yalnızca İstanbul’a değil tüm Türkiye’ye bir demokrasi örneği olarak yayılan forumlarımızın ışığını Gezi Parkı’na da taşımaya kararlıyız.” [3]  Askerî darbe kalıntısı Anayasa’nın bile bir maddesi “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir,” diyordu hem. Lâkin 44 gündür rekabet içindeydi onlar bizimle, Anayasa’ya aykırılık hususunda. Plastik mermilerin içinde boya varmış üstelik, vurduğu gibi damgalıyormuş bir de, olduğu yere yığılıp kalmayanları ya da gözü çıkmayanları avlamak kolay olsun diye zaar. Hangi türe girer bu film bilemedik daha: korku, aksiyon, dram, romantik hatta romantik-komedi, fantastik ya da belki savaş… Hayal elbet. Devletlû zatlar tarafından açılan parkımıza ulaşabilmek yani. Utanmadan. Utanmadan bir de park açılışı yapıyorlar. Efendim, halka açılan o parkın önünde arkadaşlarımız –ya da şu meşum örgütün yöneticileri- gözaltına alınırken biz de bilindik hikâye, neye niyet neye kısmet diyerek o apartman senin bu kafe benim sığınaklardan sığınak beğeniyoruz Beyoğlu kimin oğlu civarlarında. Bunca yıl kent yönetimi anlattım, yerel siyaset anlattım, en anlayışı kıt öğrenci dahi bu Vali’den, bu Belediye Başbakanı’ndan ama hepsinden önemlisi “benim Valim, benim Belediye Başkanım, benim Bakanım”lı aşırı Başbakan’dan parlaktı. Bütün derslerden sınıfta kaldılar ve hiçbir telafi kurtaramayacak onları. Her öğrenci, bu skandal üstüne skandallardan öğrenmeli nasıl olunmaması gerektiğini. Ahdediyorum o akşam, canım çıksa unutmayacağım. Ondan sonrası İstanbul için gaz vakti…  Hülya da ahdediyor, “Bu polis devletine bu polis vahşetine kılıf yaratan hiç bir söylemi unutmayacağım!” diye. Kızmış yine neye kızdıysa (çok aramak gerekmiyor), “Sokakta direnen insanlar bizim insanlarımız, birebir tanıdığımız ne çok insan, hiç ama hiç kimse onları ‘tezgâhların’ insanı yapamaz, bunu yapanların ‘tezgâhlarına’ hangi çıkar için su taşıyorsanız, bilin ki o değirmen dönmez, dönerse de döndüğü kadarıyla su çürütür…” Hangi birine yetiş? Fazla mesai ülkesi. Ek mesai ücreti falan yok tabii. Katmerli sömürü. Yeterince insan gözaltına alındıktan, gözaltına alınmayanlar da yeterince yaralanıp zehirlendikten, 17 yaşında bir çocuğun bilinci kapandıktan, benim gibi birilerinin başına bela olmaktan korkanlar da evlerine döndükten sonra gece yarısı parkı yeniden açıyorlar. O fıkra: “Tamam padişahım, halk zil takmış oynuyor…”

Görsel

10 Temmuz 2013

Göz göze gelmek, hakikati hatırlamak…

Kafesten uçan kuş misali başaracağım bugün sevgilimiz Park’a ulaşmayı. Harbiye tarafından bi heyecan bi heyecan sekiyorum 19.00’a doğru… Derken, saldırı günleri sığınaklarından Divan Otel’in yan tarafında bir malum toma, iki eski İETT otobüsü dolusu çevik kuvvet… Öyle ben sekerken sekerken, ayaklarım kendiliğinden teklemeye başlıyor. Duruver. Dönüver. Otobüsün merdivenlerine iki gençten polis oturmuş. Dikiliyorum önlerinde. Zangır Zangır. Gerideki 1,5 ay oramdan buramdan patlar gibi. Az ötemde Gezi hala kendi içinde bir o yana bir bu yana feryatlar içinde çalkalanır gibi. Önce bakıyorlar başlarını kaldırıp. Bakışıyoruz. Sonra başlarını yere eğiyorlar. Çakılıp kalıyor, kımıldayamıyorum. Zangır zangır. En sonunda sol yandaki, mırıldanır gibi “bir sorun mu var?” diyor gözlerini kaldırıp ya da buna benzer bir şey. Biliyorlar oysa. Sıktığım dişlerimin arasından çıkıyor işte, “Aranızdan tek bir kişinin bile… Tek birinizin bile bu emirlere uymak zorunda olmadığınızı bilmemesi mümkün değil!”. Sıkmaya devam etmesem dişlerimi ve yumruklarımı, avaz avaz bağıracağım. Tek bir söz söylemiyorlar. Başlarını yere eğiyor ve bir daha kaldırmıyorlar. Bir kadın arkadaşım iki yıl kadar önce, “Ne yaptın, nasıl ettin de o adamın sana ettiklerinden sonra içini soğuttun?” diye sorduğumda, “Günlerden bir gün şehrin bir yerinde gördüm onu. Gittim önüne dikildim” dediydi. “Önüne dikildim, yüzüne baktım, o kadar.” Anlayamadıydım o zaman. Anlıyorum o dakika.

Hatırlatıyordu Sennett kallavi bir kitap boyunca: “Göz hem vicdan, hem de hükmetme organıdır.” İnsanlar, şeyler ve değerler arasındaki, neredeyse hiçbir zaman simetrik ve de apolitik olmayan farklar, içinde yaşadığımız, içinde ve şimdi de uğruna dövüştüğümüz şehirde görünür ve görünmez duvarlar yaratır.[4] Bazen, önünde dikilerek ve / ya da üstüne üstüne bakarak, sadece bakarak, çatlatabilir insan duvarları ve asimetriyi, soğurup akıtabilir az olsun travmanın zehrini. Dönüp yürüyorum sevgilimiz Park’a doğru.

Görsel

Böyle olacağını düşünmemiştim. Düşünemediğim için de hiç hazırlamamıştım kendimi. Sereserpe insanlar. Teyzeler, amcalar ama en çok da gençler. Hızla olağanlaşmış görünürde her şey. Lâkin sırtını ağaca yaslamış kitabını okuyan genç bir kadının ardındaki yürüyüş yolunda, insanlar kendiliğinden ve sanki daha önce defalarca talimini yapmışlar gibi el ele tutuşup koridor oluşturuyorlar. “Sedye!” diye haykırıyor birileri sürekli ve sonra peş peşe kanlar içinde yaralılar geçiriliyor koridordan. Güller dikmişler, yaktıkları ve ondan 15 gün sonra da tarumar ettikleri çadırların olduğu yere. Belli, benim gibi hayaletlerin içinden yürüyen yüzü solmuş bir kadın eğilip kokluyor onları aheste aheste ve gaz bulutları yükseliyor tam arkasından, boğuyor güllerin pembesini. Park tuvaletine, çok değil bundan 23 gün öncesine kadar kolektif olarak bakılan, temizlenen, böyle olduğu içindir ki, lavabosunda boy boy regl pedi dahi bulunan tuvalete giden yolun tam yukarısına bir Belediye pankartını ters çevirip germişler ağaçların arasına: “Taksim Şehitler Parkı: 1977-2013”. 1977’nin hayaletleri de burada, önümde, ardımda, biliyorum. Onlar ve daha nicesi olmasaydı gelemezdik biz bu günlerin üstesinden.

Görsel


[1] O’nun sesiyim, onun masallarını yeniden anlatan / Vedik çağdan 21’inci Yüzyıla / Tarihin küllerinde gömülü kalmış / Zamanlar ve çağlar boyunca boğulmuş o ateş / Ben o kadınım – O’nu konuşuyorum. / Gözyaşlarını okuyor, ateşi yazıyorum / Alçaklık içinde yaşıyor ve küllerini tüketiyorum. / Şiddete katlanıyor ve hala ateş soluyorum. / Ben, bu ateş içimde yandıkça, yaşıyorum.

[2] Mallika Sengupta (1960-2011) Bengalli şair, feminist ve sosyolog.

[3]Taksim Dayanışması, 7 Temmuz 2013 tarihli Basın Açıklaması.

[4] Richard Sennett (1999) Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam, çev. Can Kurultay & Süha Sertabiboğlu, İstanbul: Ayrıntı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s