KENDİMİZİ GÖRMEYE… PARKLARA… -II-

Henüz ilk günlerdi, Türkiye Psikiyatri Derneği, Bilge Köyü’nden Uludere’ye, Reyhanlı’dan kâh dereleri kâh köyleri yok edilen insanların yanına bucağına, travma mağdurlarının ve arkada kalanların yaralarını sarmaya, seslerini duyurmaya çalıştıklarını beyan ediyordu;

“Uygulanan vahşi neo-liberal politikaların insan ruhunda açtığı yaraları anlatmaya çalıştık, depresyonun giderek tüm insanları saran bir hastalık olduğunu ve bunun yaşam koşulları, çalışma koşulları, barınma koşulları ile ilişkisini ortaya koyduk. … Yoksulların daha yoksul, varsılların daha varsıl olmasının açtığı yaraları, sosyal dışlanmayı, ayrımcılığı anlatmaya çalıştık.

… Bu ülkenin sokaklarında her gün öldürülen kadınların öldürülme nedenlerinin erkeklerin bozuk ruh sağlığı olmadığını, ruhsal tedavilere değil kadın erkek eşitliğinin gerçek anlamda inşası için, kadınların daha çok eğitim almasını, güvenceli işlerde çalışmasını, sosyal statülerinin geliştirilmesini, kendi yaşamları konusunda kararları kendilerinin vermesi gerektiğini savunduk,” diyorlardı.

Bir yandan barış içinde yaşamın tesis edilmesinin savaş koşullarının ortadan kaldırılmasından ibaret sayılamayağı, öbür yandan eşcinselliği hastalıklandıran müstebit taarruzun açtığı yaraların toplumcu ve özgürlükçü tıbbın araçlarıyla pansuman edilmesi, bir diğer yandan had hudut bilmez toplum mühendisliğinin daralttığı, baskıladığı hayatların rahatlatılması yönünde verdikleri amansız uğraşı hatırlatıyorlar ve nihayetinde ikaz ediyorlardı gözleri hırstan körelmiş, kulakları kendi gürlemelerinden sağırlaşmış, vicdanları kim bilir hangi stratejik pazarlıklarda portfolyoya devşirilmiş olanları:

“Bugüne kadar bu ülkenin psikiyatristleri olarak biz yukarıda saydığımız açılan tüm ruhsal yaraları tedavi etmeye, yaralananlara şifa bulmaya çalıştık. Ama artık hükümeti uyarıyoruz. Tıpkı en yakınında, en sevdiği annesinden babasından gelen fiziksel şiddetin çocuğun ruh sağlığına açtığı onulmaz yaralar gibi, kendi hükümetinin kendi yöneticilerinin kendi halkına açtığı bu savaşın yara izleri kapanmayacaktır. Bugün ülkenin tüm kentlerinden yükselen insanları kör eden, kalp krizi geçirten, öldüren biber gazlarının, insanların kemiklerini unufak eden tazyikli suların yaraladığı şey sadece beden değildir. Ve ruhsal yaraların izleri beden iyileştikten sonra bazen ölene kadar bizleri etkiler. Biz psikiyatristler bu yaraları kapatamayacağız.

HÜKÜMETLER;

ADİL ŞEKİLDE YÖNETMEYİ VADETTİKLERİ İNSANLARININ TALEPLERİNİ TIPKI BİZ PSİKİYATRİSTLER GİBİ DİNLEMELİ, DERTLERİNİ ANLAMAYA ÇALIŞMALIDIR,

KENDİSİNE YÜKSELEN İTİRAZLARI BİBER GAZLARI VE TAZYİKLİ SULARLA BASTIRAMAZ, KENDİ VATANDAŞLARINA ÖLÜMCÜL ŞEKİLLERDE SALDIRAMAZ!”[1]

Görsel

Bugün, Türkiye mağdurdan yanadır. Esed, Kuzey Kore, CHP ve Kemal bey dışında herkes kimyasal silah kullanıldığını biliyor,” buyuran ve direniş günlerinde sokaklara çıkan, meydanlara inen herkesin terörist addedileceğini söyleyen, bir yandan da Avrupa Parlamentosu’na akıllara zarar mektuplar yazan Egemen Bağış ve suç ortaklarının unuttuğu çok mühim bir şey var: Çok yakın zamanda Türkiye’nin, bağımsız ulusal ve uluslararası örgüt ve sivil oluşum kayıtlarına “kimyasal silah kullanımı”yla geçtiği.[2]

Görsel

Ve ben hâlâ parkın yanından yöresinden içinden geçerken gözümün önündeki dehşet görüntülerine, beynimin içindeki korkunç seslere engel olamıyorum. Hâlâ yanımda yöremde beklenmedik bir gürültü koptuğunda kendimi kaybediyorum. Bir öğrencim ve bir arkadaşım haftalarca öksürükten nefes alamadılar ve yine bir öğrencim haftalarca solunum güçlüğü yaşadı. Bir öğrencimin arkadaşı polisten yediği dayağın psikolojik travmasını hâlâ atlatamadı. Bir diğer öğrencim, Kampüs’teyken yakınından bir otomobilin hareket ettiğini, yoğun bir şekilde egzos gazı çıkardığını, fakat kendisinin saniyelerce “koptuğu”nu ve “eyvah, biber gazı geliyor” paniğini yaşadığını anlattı bana, o ana ve o mekâna dönene kadar. Hepsi belleklerimize ve kimilerinin bedenlerine kazındı. Yine Egemen Bağış’ın, 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ın dövüle dövüle öldürüldüğü, “yeter, vurmayın, öldüm!” diye feryat ettiği ve fakat vurdukları… ve öldüğü görüntüler internet ortamına düştükten sonra, “içim nasıl sızladı” da, yok efendim, “kurunun yanında yaş da…” minvalinde riya dolu ve özrü kabahatinden büyük twitter sayıklamalarına girdiği saatlerde, 17 yaşındaki Mustafa Ali Tombul, evine, haftalar süren tedavisinden sonra ve kafatası ağır bir biçimde deforme halde dönüyordu. Mustafa Ali İstanbul’a tatile gelmişti. Tarlabaşı’nda kalıyordu. Günlerce komada yattı. “Recep Tayyip Erdoğan’ın Polisi” destan yazıyordu.

Görsel

Şimdilerde sözüm ona günah çıkaran veyahut batan gemiden kaçmalı mı acep’e daha yeni ayan Nazır’lar kahrolası ömürleri tükenene değin boyunlarında bu çocuğun fotoğrafıyla dolansınlar mesela!

*

İşte o gün, o Park’ın, “temizlenmiş, hijyenikleştirilmiş, polis koruması ve kuşatmasında bakımı yapılmış” haliyle Parkımızın içine ilk kez girdiğim o gün gördüğüm hayaletler, işittiğim çığlıklar hep bunlardan! Havuzlu meydana doğru dönüyorum. Öbek öbek oturmuşlar havuzun etrafına, sohbet ediyorlar sakin sakin. Sağdan, soldan, durmaksızın gaz bombaları düşüyor oysa, bir sonrakinin nereden ve nereye düşeceğini bilemiyoruz. Ses bombalarının sağır ediciliğine tepki olarak bir anlığına çöken sessizliği yine “sedye!” haykırışları sonlandırıyor. İnsanlar nefessiz, insanlar iki büklüm, insanlar kusa kusa, bir sağa bir sola bir geriye dalgalanıp duruyor. Faiz lobisinin bütün bu toplu işkenceyle nasıl bir ilgisi var bilemiyorum. Bütün yalanlar bu cana kastların koluna giriyor, kocaman cüsseli birtakım adamlar ufaldıkça ufalıyor, ufaldıkça daha da canileşiyor, alçaklaştıkça daha da korkunçlaşıyor. İstinat duvarlarından birinin önünden geçerken, gözleri geçici körlüğe uğramış insanları aşağıya zarar görmeden indirmeye çalışan gençleri görüyorum mesela. “Yavaş yavaş, sakin!” diye bağırıyor birileri, izdiham yaşanmasın da daha çok zarara uğramayalım diye. İnsanların ağızlarından gözlerinden burunlarından sıvılar akıyor, öksürmekten katılıp kalacak gibi bazıları ama herkes o haliyle dahi son derece kontrollü. Göz gözü görmüyor ama herkes yanındakini berisindekini kolluyor el yordamıyla, elleri bacakları titreye titreye.

Görsel

 

 

Sonra işte, “Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde, bir yanlışı düzeltircesine açmış…”[3] Taksim girişine doğru yürüyorum Park’ın. Ve elbette, “keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” Üzerine düşünecek o kadar çok yeni sorumuz oldu ki. Her an her birimiz birer yeni soru oluyoruz, yanıtlar yolda düzüldü şimdiye kadar. Mayıs ayında bu parkta ya da herhangi parkta oturacak bank bulamazken, şimdi neredeyse bütün bankların neden boş olabileceğini, neden hemen herkesin çimenlere yayılmış olabileceğini anlamaya çalışıyorum mesela. Birçok şey için aşırı Başbakan’a teşekkür borçlu olduğumuzu söylüyor bazı arkadaşlarım. Çimenlerle, toprakla, ağaçlarla ünsiyet kurmayı yeniden öğrendik diye örneğin. O üstümüze sürdükçe şiddet aygıtlarını ve yalanlarını, biz bir Park’ın ve Park’ların çimenleri arasına sığındık ve çok sevdik birbirimizi diye örneğin. Başbakan’a hiçbir şey borçlu değiliz hâlbuki. Bütün o gücü, birlikte hareket etme becerisini ve direnci, gün gün yeni formlar –yeni direniş biçimleri, yeni eylem tarzları, forumlar, meclisler…- alarak serpilme kabiliyetini nerelerde ve nasıl kazanmış olduğumuzu bilemiyoruz, değil mi? Bu, ama aktarıldı, yine kolektif olan bir yerlerden, biz ayırdında olmasak da. Mevcut gömülü kolektif bilgilerin keşfi, inşası ve yeniden inşası bu aynı zamanda.[4] Devrim, “devirmek” kökünden geliyor, buz gibi. Bu toprakların siyasal dönüşüm uğraklarıyla alâkalı şüphesiz. Fakat “revolution”u eşelediğimizde Latince “revolvo”dan geldiğini görüyoruz: Eski bir şeye geri dönmek, ölmüş olanın yeniden doğumu… Bu etimolojik kökün imkânını ben, bir tür Altın Çağ’a dönüş vs. olarak değil, tarihin ve mücadelenin spiralistik doğası, her koşulda göze görünmeyen, çetelesi tutulamayan birikimli sıçrayışlar ve açığa çıkışlarda görüyorum. “Sürekli devrim” de böyle bir şey olsa gerek. Spiral bir kez daha döndü işte. Muktedirlere ve zalimlere değil, haysiyet için bildiğimiz ve bilmediğimiz tarihler boyunca ayaklanmışlara ve onların çengelledikleri imkânlarla umutlara borçluyuz, ne borçluysak.

 

[1] Türkiye Psikiyatri Derneği, “Hükümete Uyarı” – Basın Açıklaması, 2 Haziran 2013, http://www.psikiyatri.org.tr/news.aspx?notice=1140

[2] 20 Haziran 2013 tarihli, “Sağlık Örgütlerinden Ortak Açıklama”; 16 ve 24 Haziran tarihli TTB açıklamaları; 5 Haziran 2013 tarihli BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Sözcüsü Basın Açıklaması; 17 Haziran 2013 tarihli Uluslararası “Entelektüeller Çağrısı”, 17 ve 22 Haziran Tarihli Kimya Mühendisleri Odası açıklamaları bunlardan yalnızca bazıları.

[3] Cemal Süreya (1988) Bir Çiçek, Güz Bitiği.

[4] Direnişler tarihinin niteliğiyle yeni devrimci öznelliklerin inşasını, terimi anmasa da kolektif bilinç-dışıyla “bilmeden bilme halleri”nin kendine ifade imkânı bulduğu sıçrayış ve yarıkları, sembolik mekânlarla ölüleri onurlandırmanın güçlendiriciliğini, umudu ve isyanı… daha nicesini harmanlayan ve de dudak ısırtan müthiş bir yazı için bkz.:

http://komunalistpolitika.blogspot.com/2013/07/denizlere-ckar-sokaklar-komunal.html

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s