“GİRİŞ”ten….

cins cins mekan

Türkiye akademik alanında, cinsiyet dinamiklerini temel parametre (ya da hiç değilse parametrelerden biri) olarak alan bir bakış açısından mekân analizine girişen ya da cinsiyet analizlerine mekânsal süreçleri ayrılmaz bir bileşen olarak dâhil eden çalışmalar henüz kuvvetli bir akış oluşturabilmiş değil. Cins Cins Mekân, bu çalışmalardan bir bölümünü bir araya getirmek sûretiyle, akış yatağında yerini bulmuş ve yerinden oynatılmış taşlar kadar, aralardaki tıkanıklıkları da kısmen faş edebilirse amacını gerçekleştirmiş olacak.
Aslolandan, norm olandan başlamakta, yansız gibi görünenin adını koymakta yarar var: “Eril Kent”. Buraya yaptığı “Dönüş”le Levent Şentürk, derlemenin ilk metninde, mekân çalışmalarında cinsiyet dendiğinde aslolarak ve neredeyse tekil olarak anlaşılanın kadın olmasını problemleştirerek, erkekliğin ve erilliğin yol açtığı sorunların bir anlamda perdelendiğine dikkat çekiyor. Altını çizdiği aksaklık, aslında genel olarak cinsiyet çalışmalarının bir meselesi. Çok yakın zamanlara değin, Türkiye’de kadınlar, hem kadınlar ve kadınlık üzerine, hem de –daha nadir olmak üzere- erkekler ve erkeklik üzerine yazıp çiziyordu. Akademi dışı zeminlerde ve dillerde erkeklerin kadınlar üzerine konuşması (lâf etmesi) da az rastlandık bir durum değildi. Eşcinsel hareketin çok büyük ölçüde akademi dışında oluşturduğu çarpıcı birikimi bir yana bırakırsak (aslında eşiği zıplatan da bu birikim oldu kanımca), eksikliği çekilen, erkeklerin erkekler ve erkeklik adına konuşmasıydı[1]. Bunun istisnası, Toplum ve Bilim’in Güz 2004 sayısını Erkeklik dosyasına ayırmasıyla[2], daha doğrusu, bir dergi dosyası oluşturabilecek kadar birikimin ancak 2000’lerin ortasında sağlanmasıyla oluşmaya başladı[3]. Levent Şentürk, bu istisnanın peşinden giderek, eğitimini aldığı disiplin olan mimarlığın pratiklerini ve militer köklerle bağdaşıklığını erillik üzerinden sorguluyor. Bu sorgulamanın ürünlerinden biri olan ve 2007-8 döneminde çalıştığı fakültede yürüttüğü bitirme projesinin hikâyesini okurken, epistemolojik süreklilikte çatlakların nasıl ve nerelerde oluşabileceğinin, bu çatlakların görünür ve gömülü güç ve gelenek ilişkileriyle örülü bir yapı için ne denli tehditkâr olabileceğinin de hikâyesini okuyoruz aslında. Akademik / eğitsel alandaki bu denemenin istikrar bozucu niteliğinin, dolayısıyla karşı karşıya kaldığı doğrudan ve dolaylı direncin, akademideki gerilim hatlarıyla ilişkisi var kuşkusuz: Bu hatlardan biri, “kurumsal olarak onaylanmış entelektüel geleneğin taşıyıcıları” ile “sapkın” bakış açılarına sahip olanlar, bir başka deyişle ortodoksiyle heterodoksi arasındaki erk çatışması (Bourdieu, 1988). Dolayısıyla, araştırma gündemlerinin, yeniden üretilen akademik / üniversiter kurum, yapı, kural ve mekanizmaların, teorilerin, gündelik ilişkilerin, müfredatın, vb. norm koyucu kaynak ve yatakları da hesaba katılmak durumunda “Eril Kent”in hikâyesinin bağlamını anlayabilmek için. Bir başka deyişle, surların içinde dolaşan bedenlerin cinsiyetinden çok, surların cinsiyetine bakmak gerekli[4]; ve “operasyon” imkânlarına…
*
Eril kentin içinde dolanırken, sürekli olarak es geçilen, bakış trafiğinin kapısında tıkanıp geri döndüğü bir yer vardır. Bu yer, siyasetin, siyaseti olanaklı kılan kentsel kamusallığın ve tarihin dışına itilendir aynı zamanda: “ev”. Anaakım mekân analizlerinin de temel sorunlarından biri, evin kapısı önüne geldiğinde durması ve içeriden inşa, içeride olup bitenler, içerisi-dışarısı diyalektiği üzerine hemen hiçbir şey söylememesi. Aksu Bora, hem maddî hem metaforik anlamlarıyla evin kapısını açarak, bütün bir insanlık kültürünü, “bir ev kurma/evden kaçma hikâyesi” olarak okumanın mümkün olduğunu gösteriyor. Bunu yaparken, ev’e ve ev’de olup bitenlere dair, “feminist bir perspektif geliştirmeye çalışırken, aile, ev içi emek ve kamusal/özel ayrımı tartışmalarının ötesinde, başka neleri düşünmeliyiz?” sorusu etrafında örüyor derlemenin ikinci yazısını. Metinden; modernleşme, ulus’un üretimi gibi süreçlerde, tam da bu süreçleri yeniden kurgulayan büyük ve üst anlatıların arkasını döndüğü alanın, ev’in merkezîliğini, Cumhuriyet dönemi edebiyatının ürünlerinin de yardımıyla anlıyoruz[5]. Sınırların dinamik içerme ve dışlamalarla tarih içinde nasıl yeniden ve yeniden çizildiğini, toplumsal dönüşümlerin her zaman mekâna dair yeni ve farklı düzenleme, talep ve anlamlandırmalarla beraber gerçekleşip inşa olunduğunu da…
*
Sınırlar; düzenin hatlarını çizmek, belirlemek, belirginleştirmek, farklı toplumsal grupları ayırmak, ayrıştırmak ve onlar arasındaki ilişkileri tanzim etmek için var. Aynı zamanda ihlâl edilmek için de. Kadın bedeni, bütün bunların düğümünde duruyor: O; sınıf, etnisite ve cinsiyet hiyerarşileri kadar, fiziksel-mekânsal sınırlar üzerindeki denetimi zorlama, sürdürme ya da (yeniden)kurmanın da “yer”i. Serpil Çakır, Osmanlı toplumundaki değişimin hızını ve yönünü gösteren önemli bir laboratuar olma niteliği taşıyan İstanbul örneğinde, kadınlara yönelik olarak çıkarılmış fermanlar aracılığıyla cinsiyet dayalı mekânsal sınırların nasıl yeniden ve yeniden çizildiğini aktarıyor makalesinde. Söz konusu süreç, aslında, mekânın ve kentin, değişen birey-devlet ve cinsiyet ilişkileri paralelinde, özellikle görünürlüğü giderek artan kadın cinsiyle yeniden tanımlanması. Mekânı, bir yandan bir toplumda kadınlarla erkeklerin yaşam deneyimlerini, deneyimin kapsam ve sınırlarını belirleyen, bir yandan da devletle bireyin ilişkisinin nasıl kurulduğunu anlatma potansiyeline sahip önemli bir gösterge olarak ele alan Serpil Çakır, tam da bu yaklaşımı dolayısıyla, mekânla cinsiyet rejiminin bir arada ve temel bir egemenlik ve iktidar ilişkisi etrafında örüldüğünü, bu türlü de analiz edilebileceğini gösteriyor. Bu anlamda, “fiziksel mekân”ın ve -kendi kavramsal önermesiyle- “hukuksal mekân”ın izlerini sürdüğünü söylese de, aslında işaret ettiği, patriyarkal devlet iktidarının içinde dolandığı “toplumsal mekân”.
*

Cins Cins Mekân’ın yazarlarının, birbirlerinin sorunsallarına, kimi kez birbirlerinden habersizce, uğradığı bağlamlar var. Yazılar yer yer kendi aralarında konuşuyor, birbirini besliyor, birinin köşe başına bıraktığı bir sepeti bir diğeri alıp bir başka köşe başına taşıyor. Yazıların tamamını okuyan ilk kişi olarak benim için eğlenceli ve zihin açıcı bir maceraydı bu. Serpil Çakır’ın modernleşen Türkiye’nin yeni başkentinin apartmanlarından birinin önüne bıraktığı sepeti alıp Aksu Bora’nın araladığı kapılardan giren, bu kez başka bir formasyonun rehberliğinde bizi içeride dolaştıranın, Yasemin İnce Güney’in çalışması olduğunu düşünüyorum örneğin. Modernleşme sürecindeki karmaşık dinamizmlerin Türkiye konut kültüründeki sosyo-mekânsal değişmelere yansımasını anlayabilmek için, 1920’lerden 1990’ların sonuna kadarki dönemi inceleyen çalışmasında yazar, Ankara’daki değişimleri ülke genelindeki değişimlere model olarak kabul ediyor. Aile müdahale edilmeyen bir özel alan konusu değilse (artık buna kimse inanmıyor sanırım), aynı zamanda millî politikanın konusuysa, “ideal Türk kadın”ı da “ideal Türk evi” de bu politikayla ilişkilenecek, konut mekânında da ifadesini bulacaktır[6]. Yirminci yüzyıl Ankara apartman dairelerinin mekânsal organizasyonunda yaklaşık 80 yıl boyunca yaşanan değişimler üzerinden cinsiyet rol ve ilişkilerinin yanı sıra, hane içi mahremiyet algılarındaki dönüşümlere de bakan Yasemin İnce Güney, apartman konutlarının gerek tasarım gerekse kullanımlarındaki değişimlerin, sosyo-kültürel değişimin izlerini sürmede ne gibi referanslar oluşturabileceğine dair de bir fikir veriyor. Bu çalışmada tartışılan modern ve fennî mutfak tasarımlarının ve “Taylorizm prensiplerini uygulayan çağdaş ev hanımı”nın Antalya ‘Şeker Fabrikası’yla nasıl bir ilişkisi olabileceğini görmek içinse, bu derlemeye katkıda bulunan bir başka yazarın satırlarını beklemek gerekecek…

*
Türkiye’de birçok oğlan çocuğu gibi birçok kız çocuğunun da bir “kadınlar hamamından kovulma” hikâyesi olmalı, bazen “kendini kovma” biçiminde gerçekleşen… İkincisinde, birincisinden farklı olarak, yaş değil, önceki kadın kuşaklarından hem yaşam pratikleri bağlamında hem de mekânsal olarak koparan bir değişim üzerinden yaşanıyor bu kovulma. Önceki kadın kuşakları çeşme, kuyu başı ve avlulardan kopmuşken, izleyen kuşaklarda makarr-ı nisvan’ın elden çıkan son bileşeni kadın hamamı sanırım. Kadın kamusallığının da kadın-mekân ilişkisinin de tarihi yazılacaksa, yazılıyorsa, gözardı edilmemesi gereken kopuşlar olsa gerek bunlar… Elif Ekin Akşit, başka çalışmalarında da (2001, 2005, 2008, 2009) “mekânın cinsiyeti” diyebileceğimiz bir eksene, yer yer bir leitmotive, yer yer temel akslardan biri olarak yaslanan bir akademisyen. Buradaysa, “Hamamlar kamusal alan mı, yarı-kamusal alan mı? Kadınların buradaki ortak mekân kullanım pratikleri ne? Sınıfsal/etnik farklılaşmalar nasıl?” gibi sorular üzerinden eski ve yeni hamamlara, kadınların şehir kullanma haritalarının bir parçası olarak yeniden bakıyor. Kamusallığı mekânların açıklığı / kapalılığı üzerinden yeniden tanımlamamıza yardımcı olacak kimi sorgulamalara giderken, yerleşik dikotomilere karşılık, yarı-kamusal’ın bu dikotomileri kırabilmedeki güçsüzlüğünü hesaba katarak, “üçüncü mekân” kavramsallaştırmasını devreye sokmaya çalışıyor. Yazarın çalışmasının sonlarında bir de sürpriz bekliyor okuru: Hamamın eskiyen yüzünden, bir şehir-içi parkının değişen kullanım pratiklerine bizi taşıyan…
*
Elif Ekin Akşit, yalnızca erkeklerin devam ettiği kahvehanelerin, kamusallığın az rastlanır örneklerinden kabul edilmesindeki yerleşik kabule eleştiri yöneltirken, Hülya Arık, tam da bu “kadınları dışlayan ama her nasılsa yarı değil de tam kamusal mekân”ın içine girerek, yürüttüğü alan araştırmasının sonuçları ve analizlerini paylaşıyor bizimle. Farklı erkekliklerle kadınlıkların mevcûdiyeti kadar, cinsiyet kategorilerinin kültürle ve mekânla ilişkisini ortaya çıkarmada büyük önem taşıyan antropolojik perspektifle yapılmış çalışmasında, kentsel mekânda kahvehanenin varlığının hem mevcut toplumsal cinsiyet asimetrisini güçlendirdiğini hem de erkek egemenliğini yeniden üreten bir işlevi olduğunu öne sürüyor.
Yeri gelmişken, Hülya Arık’ın yanı sıra, Elif Ekin Akşit ile Arzu Yılmaz’ın doğrudan doğruya vurguladığı, ama diğer metinlerin önemli bir bölümüne de gömülü olan, “araştırmacı ve / ya da yazarın konumu” meselesine kısaca temas etmeli. Hartsock (1983), Harding (1986) ve Haraway’in (1988) geliştirdikleri “duruş noktası kuramı”, kimliğin, zorunlu olarak kendi veyahut öteki olarak inşa edilmeyebileceğini iddia eder (ki bu tür bir ikilik, anaakım, egemen kimlik kuramlarına hakim). Kendi-öteki, araştıran-araştırılan, araştırmacı-araştırma konusu, özne-nesne gibi ikilikler arasındaki sınırların sürekli olarak, araştırma ve yazma sürecinde de, öncesinde ve sonrasında da sorgulanması, aslında gerçekliğin tanınlanabilmesi ve hangi koşullarda tanımlandığının açık edilmesi, toplumsal kutuplar arasındaki gerilimlerin, dinamiklerin, değişim gizilgüçlerinin haritasını çıkarabilmek, uzun sözün kısası diyalektik kavrayış için gayet elverişli araçlar sunar. Böylesi bir yaklaşım, nesnelliğin ne reddi ne de olanaksızlığı anlamına gelir. Tam tersine, “konumlandırılmış” ya da “kısmî” bilginin nesnellik kapasitesi daha yüksektir. Zira bu tür bir bilgi postmodernist yaklaşımdaki gibi “hiçbir yerden bakış”a yaslanmaz. Aydınlanmacı gelenekteki gibi “her yerden bakış”a da yaslanmaz. Bu, “bir yerden bakış”a yaslanır ve nereden baktığını da söyler. Kişisellikten arındırılmış değil; insanların yaşamları hakkında konuşan ve kimin konuştuğunu da kendine içeren bir bilgi türüdür bu. Bu çerçevede, Hülya Arık, kahvehane mekân-pratiğinin dışarıda bıraktığı toplumsal cinse mensubiyetinin tam da bir araştırma meselesi olarak buraya yönelmesinin temel belirleyenlerinden biri olduğunu ifade ederken, bir kadın araştırmacı olarak kahvehanelerde mülâkat yapmasının doğurduğu tepkileri ve kendisinde oluşan tereddütleri “veriler” kadar çalışmasının ana hatlarını oluşturan unsurlar arasında sayarken hem nesnel bir durumu dile getiriyor, hem de bedensizleştirilmiş “soyut bilen” mitinden yüz çeviriyor. En basit haliyle, akademik olması beklenen metinlerde birinci tekil şahıs’tan kaçınılması, olabildiğince pasif cümle kurulması (tespit edilmiştir, gözlemlendi, vb.) ve / ya da birinci çoğul şahıs kullanılması (araştırmamızın sonuçları…) biçiminde kendini gösteren ve böylece, araştıran / yazan / akademisyen / bilim insanı’nı, “gizli özne” ya da “kutsal özne” haline getiren bir gelenekten daha “hakiki, demokratik ve şeffaf” olduğunu düşünüyorum böylesinin…
*
Kahvehane gibi, klâsik erkek-yoğun kentsel mekânların kadın-yoğun muadillerini arasaydık, 1990’lı yılların başlarında tanışmaya başladığımız “sosyete pazarları” başta gelirdi herhalde. Arzu Yılmaz, müşterilerinin neredeyse tamamını kadınların oluşturduğu bu açık-hava alışveriş merkezlerinden yola çıkarak, kadınların buralarda alışveriş ve buraları ziyaret yoluyla, aynı zamanda, kentin kamusal alanından dışlanmışlıklarına karşı bir direnme pratiği geliştirdiklerini öne sürüyor. Öyle görünüyor ki, bu pazarların mikro-mekânında, geleneksel alışveriş tarzlarının cinsiyet-yüklü yerel ekonomi-politiğini okumak da mümkün, cinsiyetler parodisinin performans alanını görmek de, milliyetçilikten toplumsal cinsel düzenlemelere değin geniş bir makro yapılanmalar alanının izdüşümlerini sürmek de…
*
Kadınlar “sosyete pazarı durağı”ndan hareket ettikten sonra kent içinde başka duraklara nasıl yol alırlar? Levent Şentürk’ün eril kent’inde bir yerden bir yere nasıl giderler? Aslıcan Kalfa, Bilge Sevim Aytekin ve Z. Özge Dinç, derlemenin 8’inci makalesinde, kadınların kentteki fiziksel hareketliliklerinin imkân ve sınırlılıklarını belirleyen en önemli etmenlerden biri olarak kent-içi ulaşım politikasını mercek altına alıyorlar. Cinsiyet-körü ulaşım organizasyonunun, kadınların gereksinimlerini dışlayarak mekânı kullanımlarını kısıtladığına, onların ekonomik, sosyal, kültürel olanaklardan yararlanmalarını büyük oranda sınırlandırdığına ve böylece var olan toplumsal cinsiyet konumlarını yeniden ürettiğine dikkat çekiyorlar….
*
Kent-içi ulaşım düzenlemelerinin kadınların gereksinimlerine duyarsızlığında, karar alma ve politika oluşturma mekanizmalarının erkek-egemen yapısı tartışmasız olarak belirleyici. Tıpkı, herhangi bir mekânsal ölçekte ne’lerin izlerinin ne zaman ve nasıl silinebileceğine karar veren yapılar gibi. Hasan Üstün’ün kaleme aldığı yazı, Antalya’daki “kadın modernleşmesi tarihi”nin mekâna / kentsel dokuya nasıl gömülü olduğunu gözler önüne serdikten sonra, bu gömünün tarumar edilişinin hikâyesini aktarıyor. Bir dönemin aile, kadın ve çocuk sağlığı, kadınların “usûlünce” eğitimi politikalarıyla oldukça uyumlu bir yönelimle şehrin merkezine inşa edilen Doğum ve Çocuk Bakımevi, Kız Enstitüsü ile İnönü İlkokulu’nun, bu kez millî politikanın değil ama rant üretimi ve dağıtımının vulgar yerel siyaset anlayışının yön verdiği bir dönemde gözden çıkarılışının hikâyesi bu. Yalnızca hakim “tarihsel değer” anlayışının değil, rant ilişkilerinin de cinsiyetini gösteriyor bize. Hâlâ hayatta olan, bellekleri o binaların izlerini taşıyan kadınların yerel siyasetin gerek kurumsal gerekse enformel-klientalist mekanizmalarına yön verecek bir temsil ve baskı gücüne sahip olmamaları başka birçok yerel ve yerel-üstü dinamikle bir araya geldiğinde, kadınların tarihinin mekândan silinivermesine, piyasa yönelimli kârlılık saikinin cinsiyet yüklü tarihsel değerin önüne geçebilmesine bizzat tanıklık etmek kalıyor bize de….
*
Yaşadığımız şehirlerde tanıklık ettiğimiz, veyahut yüzleşmek hiç de kolay olmadığından görmezden geldiğimiz başka vulgarlıklar da var; yasal olmasının bu niteliğini ortadan kaldırmadığı, tersine, normalleştirerek güçlendirdiği… 22 Temmuz 2007 genel seçimlerine giden süreçle ilgili olarak bu ülkede yaşayan yetişkinlerin zihninde kalacak çok şey var herhalde. Benim de öyle. Bunların pek ayrıcalıklı ve öncelikli olanıysa, eski genelev çalışanları Ayşe Tükrükçü ile Saliha Ermez’in, İstanbul 1. ve 2. bölgelerden bağımsız milletvekili adaylığıydı. “Diptekiler”le hayatlarını çalan “üsttekiler”i yüzleştirmek için aday olduklarını ifade ediyorlardı birlikte kaleme aldıkları seçim bildirisinde. “… Genelev gibi kölehanelere giden tüm yolların tıkanması, … genelevdeki ve dışarıdaki tüm cinsel kurbanlardan özür dilenmesi, … [onlara] tazminat ödenmesi, vesikaların iptali, kötü sicillerin tamamen imha edilmesi, …”ni talep ediyorlardı. Açıkçası, bu baştan galip çıkış karşısında “yetkili makamlar” nasıl bir tepki verecekleri konusunda bir süre şaşkınlık yaşadı: Ayşe Tükrükçü’nün adaylık başvurusu YSK tarafından Anayasa’nın 76. maddesindeki “…yüz kızartıcı suçlarla hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler,” hükmüne dayanılarak, önce reddedildiyse de Tükrükçü’nün itirazı, yeni bir Kurul değerlendirmesiyle, kabul edildi. Yine de Tükrükçü ile Ermez’in kampanya süreci, gözaltına alınmalar, seçim standı açmalarının defalarca engellenmesi, üstüne üstlük ziyaret için gittikleri genelevin kapısının bu kez kendilerine açılmamasıyla devam etti[7].
Bu derlemede, yine o kapıdan girebilme koşulunu -bedenini erkeklere satılmak üzere devlete teslim etme koşulunu- taşımayan, dolayısıyla o kapının körleştirdiği hattın paralellerinde dolanarak, devletin iktidarını ve bu iktidarın hedefi olan belli özneleri cinsellik ve mekân kesişiminde nasıl kurduğunu sorunsallaştıran bir kadın araştırmacı var: Aslı Zengin. Yalnızca hayat kadınları / iffetli kadınları değil, vesikalı / vesikasız çalışanları da nüfus grupları olarak kategorilendiren, düzenleyip denetleyen bir tahakküm etme tarzı içinde devletin eril cinsel topografyasını da önümüze serimliyor Aslı Zengin. Yaptığı, kuşkusuz, çeperleri olmayan bir merkezin mevcûdiyetinin imkânsızlığını göstererek, bütün merkezlerin sterilliğinin ne gibi unutkanlıklarla iddia edilebildiğini bize anımsatmak…
*
Modern şehrin, sterilliğin formel olarak ve yüzeyde korunmasına hizmet eden güvence siyasasının çeperlere ya da merkez içindeki “kamp”lara[8] sevk ettiği yalnızca fuhuş ve fuhşun mekânları değil kuşkusuz. Şehrin disipline etmeye, dolayısıyla içerme / dışlama süreçlerine yaslanan bir sosyo-mekânsal örgütlenme olduğu, malûmun ilânı. Aforoz odaklarının tefriki, bu örgütlenmenin yapılandırıcı niteliği. Toplumun çekirdeği olması beklenen ailenin, dolayısıyla heteronormativitenin mayasının bozulmaması, bu tefrikatın başlıca gayelerinden. Yasemin Öz, bu gayenin gerçekleştirilmesine yönelik mekânsal politika ve pratiklerin bir dökümünü verdiği yazısında, homofobinin genel olarak otoriteryenlik, militarizm ve milliyetçilik ile hemhâl oluşunun Türkiye panaromasını da çiziyor.
Bu panaromada “ahlâksızlar,” iktidarın yalnızca nesnesi, kurbanı değil; dışlanma ve şiddete karşı yürüttükleri iç içe geçmiş bireysel, grupsal, örgütlü, mekânsal ve / ya da hukuksal mücadeleyle bir öznelik konumu üretiyorlar aynı zamanda. Eşcinsel hareketin, daha geniş anlamda LGBTT[9] hareketin, kadın hareketinin tarihinden farklı olarak, yurttaşlık mücadelesiyle yerel-mekânsal mücadeleyi bir arada yürütüyor olması, üzerine eğilmeye değer bir özellik.[10] Bir yandan Anayasal talepler devam ederken[11], mekânsal dışlanmaya karşı, mekânlar edinip koruma ve mekân dolayımıyla güç kazanma mücadeleleri de paralellik gösteriyor. Kadınların bir evi vardı ve mesele orada kalıp kalmayacakları, evden ne kadar uzaklaşıp peki şehrin kamusallığında ne kadar ve nasıl pay alacaklarıydı, ama sürekli eve dönmeleri şartıyla; mesele aslolarak, LGBTT’nin bir yandan yeniden gönderilebilecekleri evlerinin olmaması, bir yandan o “son kale”yi de tehdit etmelerinde sanki….
*
Genel olarak göç çalışmaları, değişen ve farklılaşan yön, bağlam, ölçek ve biçimleriyle son yıllarda sosyal bilimler literatürünün en canlı alanlarından biri. Bununla beraber, farklı türleriyle göçün cinsiyete tâbi boyutları üzerinde yeterince durulduğu söylenemez Türkiye’de. Bu konuyla ilgili öncü çalışmaların Nermin Abadan Unat’a ait olduğu tartışmasız (özellikle bkz. Abadan Unat, 1982). Alandaki çalışmaların önemli bir bölümünün, 1980’lerden itibaren, modernist paradigmanın sınırlamalarıyla kente uyum, entegrasyon, aile yapılarındaki dönüşüm gibi sorunsallaştırmalar etrafında “gecekondulu kadın”a odaklandığını da teslim etmek gerek (örn. İlbars, 1981; Şenyapılı, 1982; Gökçe vd.; 1993; Onat, 1993). Göçün ve yerinden olmanın, öteki toplumsal değişkenlerle birlikte cinsiyetle de alâkalı ekonomi-politiği karşısında kentsellik ve kentlilik de içinde olmak üzere mekân referanslı tanımları önsel veri olarak almaktansa, çoklu sosyal süreçleri kavramaya daha elverişli olabilecek yeni ve dinamik tanımlamalar üretebilen çalışmalar için, 1990’ların sonlarını beklemek gerektiği görülüyor (örn. Erman, 1998, 2001; Özbek, 1998; Güneş Ayata, 2001; Wedel, 2005; Mengünoğul, 2006; Demirler ve Eşsiz, 2008). Son olarak, “kürelleşme” süreciyle beraber, tıpkı yoksulluğun kadınlaşması[12] gibi göçün kadınlaşması olgusu üzerinde de duruluyor literatürde (Erder, 1993; Kofman vd, 2000; Zlonik, 2003; Toksöz, 2005; Kaşka, 2006). Bu nitelik, kimi zaman, Yükseker’in çalışmasında (2003) gösterdiği gibi, Laleli-Moskova aksında ticaret kültürünü işletip biçimlendiren bir etmene dönüşüyor; kimi zaman, Weyland’ın (2005) örneklediği üzere uluslararası enformel bakım emeği akışlarını küresel kent ekonomisi için temel bir önkoşul haline getirip “küresel ev mekânı”na “küresel iş mekânı”nı yeniden inşa eden bir konum kazandırıyor ve kimi zaman da kadın ticaretinin uluslararasılaşması biçiminde kendini gösteriyor (Erder ve Kaşka, 2003).

Sema Buz, derlemenin kapanışını yapan “Köken Ülke – Sığınılan Ülke Hattında Kadın Sığınmacılar ve ‘Geçicilik’” başlıklı makalesinde, bu çok katmanlı tartışmaların önemli bir bölümünün özetini verdikten sonra, yerinden olma / edilme’nin spesifik bir türü çerçevesinde mekânın sabitlenemezliği ve geçiciliğine kadınlar açısından bakıp yer, sınır, göç, mekânsal hareketlilik, ara-mekân (purgatorio) gibi kavramlara dair bildiklerimizi gözden geçirmeye teşvik ediyor bizi.

….

(A. Alkan, “Giriş: Cinsiyet Dinamiklerinin Peşinden Mekânın İzini Sürmek”,
Cins Cins Mekân, Varlık Yay., İstanbul, 2009, s. 7-35)
[1] Yine çok yakın zamanlara gelene değin erkekliği kişisel düzlemin ötesine geçen bir düzlemde sorgulayan erkekler, eşcinsel hareketin mensuplarından ibaretti. 2008 yılıyla beraber, heteroseksüel erkeklerin de katılımcısı olduğu Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi (BEDİ), “tecavüz etmek erkeklikse biz erkek değiliz, namus-töre bekçiliği yapmak erkeklikse biz erkek değiliz, öldürmek erkeklikse biz erkek değiliz, homofobik olmak erkeklikse biz erkek değiliz, hayatı ve sokakları kadınlara dar etmek erkeklikse biz erkek değiliz!” sloganlarıyla barış eylemcisi Pippa Bacca’nın tecavüz edilerek öldürülmesini takiben ortaya çıktı ve bu anlamda bir ilk. Grupla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.bizerkekdegilizinsiyatifi.blogspot.com/
[2] Bu derlemenin sorunsalı açısından Erkeklik Dosyası içindeki “Erkekliğin Ev Halleri!” (Özbay ve Baliç, 2004: 89-104) başlıklı makale özellikle önemli: Özbay ve Baliç, erkeklerin, “evde konaklayan bir yabancıya indirgenmiş halleri”ni, “ev içinde ‘ilişkiler ötesi’ bir demirbaş” noktasına konumlandırılışlarını, “uzay dâhil her konuda lâf üretirken, … ‘yaşadıkları’ mekâna dair sessizliklerinin, orayı görmemeleri, orada görülmeme arzuları,  mekânı hissetmemeleri,… gibi yorumlanabilecek çok çeşitli anlamları”nı dert edinip (s.96-7) erkeklik ve ev’e dair kışkırtıcı saptamalarda bulunup verimli sorular üretiyorlar.
[3] Alanda, derin soluklu iki alan araştırmasının ürünü olan kapsamlı iki taze çalışma için bkz. Selek, 2008 ve Sancar, 2009.
[4] Özel olarak disiplinlerin, genel olarak üniversitenin surlarının taşıdığı cinsiyet yükü kadar, doğrudan doğruya içerideki bedenlerin cinsiyetinin önemsiz olduğunu söylemiyorum, kadınların içeri girebilmesinin üzerinden henüz bir yüzyıl bile geçmemişken bu, en basitinden, feryatla figânla sarmalanmış bir mücadelenin kıymetini bilmemek olurdu. Bu kazanımın ardından gelen, bu kazanımla yetinmeyen ve bilimsel bilginin epistemolojisi ve metodolojisini tartışmaya açan bir akımın imlediklerinden bahsediyorum. Daha geniş bir tartışma için bkz. Alkan, 2008
Türkiye’deki kadın mimarlar, onların, ancak 1930’larda başlayabilen meslek serüvenleri, mimarlık pratiğine katkıları, bu süreçte yaşadıkları avantajlar ile açmazlar üzerine odaklananan öncü ve kapsamlı bir çalışma için ise, bkz. Dostoğlu Türkün v.d., 2002. Ayrıca bkz. Erkarslan Erdoğdu, 2007.
[5] Aksu Bora’nın da dikkat çektiği gibi Vatan’ın “ana”, Devlet’in “baba” oluşunun tekerleme gibi sıradanlıkla yinelendiği bir politik-kültürel iklimde, ulusal mekânın cinsiyete tâbi inşası, örüntüleri ve anlamlandırılışının mekân çalışmaları içinden analizine girişilmemiş olması, bir başka önemli eksiklik alanı olarak önümüzde duruyor. Yön verici bir derleme için bkz. Altınay, 2000. Sınır sosyolojisi alanında H. Neşe Özgen’in yürüttüğü çalışmalar, böylesi bir analiz için ufuk açıcı. Özellikle bkz. Özgen, 2007. Ne yazık ki Türkçe’de –en azından henüz- yayınlanmamış bir çalışma için bkz. Üstündağ, 2005. Üstündağ burada, Beyoğlu’nun gündüz ve gece ritmleriyle mekânları üzerinden süregiden çatışma ve mücadeleleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme projesinin bir prizması olarak alıp ulus’un ve yurttaşlığın kentsel mekânın yeniden yapılanışıyla beraber nasıl inşa olunduğunu analiz ediyor.
[6] Türkiye’nin modernleşme sürecini, toplumsal yaşamın ve ev içi emeğin yeniden örgütlenişinin mekânsal izdüşümleri ekseninde okuyan önemli bir çalışma için bkz. Özbay, 1999.
[7] Ayşe Tükrükçü’yle yapılmış bir röportaj için bkz. Türkiye’de Fuhuş Sektörü Üzerine, Feminist Yaklaşımlar S. 6 (Ekim 2008). http://www.feministyaklasimlar.org. Saliha Ermez ile Nilgün Yurdalan’ın yaptığı bir söyleşi için bkz. Amargi S. 6 (Güz 2007)
[8] Agamben (1997) çağımızdaki şehir yaşamının “ayrıştırma bölgeleri”yle inşa olunduğunun altını çizer, “kamp”ın da bu ayrıştırmanın prototipi olduğunu söyler. Kamp, kökeninde istisnaiyken, günümüzde modern olanın gizli matriksi, nomos’u haline gelmiştir.
[9] Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel
[10] Selek (2001, 2007) bu ayırd ediciliğin anlaşılabilmesi için çok önemli bir adım atmıştı ve hâlâ alanında tek bu çalışma… 1980’li yılların başlarındaki San Francisco üzerinden, toplumsal bir hareketin mekânsal örgütlenme vasıtasıyla politik bir harekete dönüşme sürecini analiz eden özgün bir çalışma içinse bkz. Castells, 1983. Kent sosyolojisinin ve kentsel toplumsal hareketlerin önde gelen teorisyenlerinden Castells burada, eşcinsellerin bar ya da eğlence ortamlarından siyasi arenaya nasıl taşındıkları, oluşturdukları “getto”larla (hareketin taşıyıcılarına göre “özgürleşmiş bölgeler”) kentsel dönüşüme nasıl katkıda bulundukları üzerinde duruyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s