Elim Sende!

“O kadınların bazılarının hayatları kasvetliydi,
Bazılarının ise karanlık”
Gülenay Pınarbaşı, Anadolu’nun Ermiş Kadınları                                                                                                                  

Kadın sırt üstü yatırıyor önce Nesrin’i sedire, “Sen rahat ol, gözlerini kapasan daha iyi olur, uykun gelirse uyu, bırak kendini.” diyor. Nesrin, kadının dediği gibi yapıyor. Kadının ellerini ovuşturduğunu, ovuşturduğunu işitiyor. Sonra gözlerinin üstüne, sonra şakaklarına, kalbinin üstüne… Peş peşe bedeninin birçok yerine bastırıyor ellerini. O bastırdıkça, Nesrin’in vücuduna herhangi bir şekilde tarifi kabil olmayan; ışık desen ışık değil, elektrik akımı desen o da değil, sıcaklık desen yine değil, bir şeyler akıyor. Arka arkaya yine tarifsiz bir şeyler pıtlıyor, patlıyor, çatlıyor içinde. Gözlerinin etrafındaki kaslar istemsizce kasılıp gevşiyor. Ne zaman ki kasılmalar bitiyor; birkaç damla yaş akıyor yanaklarına. Sonra kontrolsüzce kikirdeyiveriyor Nesrin, damarlarına kahkaha tozu zerk edilmiş gibi. Utanıp “Özür dilerim.” diye mırıldanıyor. “Önemli değil canım, normal bunlar, çok normal.” diyor ve işine devam ediyor kadın. “Sırtını dön bakalım şimdi, yüzükoyun dönüver.” diyor. Nesrin, kuvvetlice esneyip yumuşakça dönüyor sedirin üstünde. Kadın yine başının arkasına bastırıyor ellerini, ensesine… Kürek kemiklerine gelince, “hmmmm, mmmmm” gibi sesler çıkarmaya başlıyor, nefesi sıklaşıyor, “hüffffff” diyor, “püfffff” diyor, en sonunda da “Tövbe! Tövbe, bismillah!…”

Bir bulutun üzerinde salınırken, nereden geldiği belli olmayan bir tekmeyi yiyip de yere fırlatılmış gibi gözlerini korkuyla açan Nesrin, yastığa yapıştırdığı yüzünü hiç kımıldatmadan, “Şimdi galiba bir şekilde ve bir nedenle boku yedim.” diye aklından geçiriyor, iradeden yoksun kalakalırken.

*-*-*

Ya hıçkırarak ya haykırarak uyandığı kısacık ve berbat uyku vakitleri dışında kesintisiz devam eden, sündükçe sünen bir dört gündü. Soluk aldırmadan üst üste yığılan bir seri delilik hali… Bir insanın dört günde yıkabileceklerinin, öldürebileceklerinin, hiçliğe savurabileceklerinin haddi hesabı yokmuş meğer. Ne de olsa Allah dünyayı yedi günde yaratmışmış, insana da kendi ruhundan üflemişmiş.

İşte, Allah’ın yedi günde yarattığı dünyayı, İblisle pek orijinal münasebetinden midir nedir, dört günde yıkan Nesrin, enkaza bakadururken daha, mahalledekilerin meğerse “Yadacı Neriman” dedikleri bu kadını işitmişti. Sedir ağacı yağıyla şakaklarını ve bileklerini ovuyordu o sırada.  Galiba, ölmeyeceğine karar vermesini, daha doğrusu sanki kendi dışında, kendisinden habersizce ve son anda alınıvermiş bu karara, hem de uyduğunu hiç fark etmeden uyuvermesini takiben işittiği ilk yeni bilgiydi Neriman’ın ismi. Hâlbuki artık hiçbir şey işitmek, hiçbir yeni bilgi edinmek istemediğinden, hatta kılını bile kıpırdatmak istemediğinden o kadar emindi ki…  İskambil kâğıtları büyük bir hızla geçmişe, kendinden de öncesine, çok öncesine kadar üst üste devrilmişti. Yazgının ve kandırmacanın bütün zamanlar için mutlaklığına dair dehşet verici ve kocaman dalgalar halinde yükselen bir inanış, kendine ve sözüm ona dünyaya ettiği vaatlerin tümünü ezip geçmişti.

Evdeki bütün kum saatlerini ve fotoğraf çerçevelerini kırdı. Sakladığı ne varsa ortalığa saçıp teker teker lime lime etmeye girişti. Ne çok şey biriktirebilmiş, ne çok anıyı ve insanı ve şeyi üst üste yığabilmiş olduğuna hayret etti. Sakladıkça kaybetmeyeceğini mi sanmıştı yoksa bir ömre ancak böyle süreklilik duygusu katılabileceğini mi, bilemedi… Hangisiyse feci yanılmıştı aslında. Hayat, “Tırnaklarını geçirmekten vazgeç, bırak ve kurtul!…” diye patlayıvermişti işte en sonunda.

Bütün o kat kat yığılanları imha ettikçe, kocaman şehrin bir yerinde, daha da küçülüp saklandı. İlaç prospektüslerini bir bir elden geçirip çok ince planlar yaptı. Sarmaşığa, hora çiçeğine ve ağlayan çiçeğe, Sarman’a ve klasör klasör bilgisayara tıkılmış yazılarına kimlerin sahip çıkacağına ve dahi kimlerin neden hiç üzülmemesi gerektiğine dair notlarını planladı.

Dördüncü günün öğleden sonrasıydı. Yani üçüncü cemrenin gümbürtülü ve kahkahalı sesini işiten güneş odanın içine dolduğuna göre, öğleden sonra olmalıydı. O birbirine hem hiç benzemeyen hem de her nasılsa birbirinin tıpatıp aynısı olan an’ları kayda geçen kâğıtların, defterlerin, mektupların başında, artık parmaklarının arasını kanatan makasla durup “Biteceği yok bunların, takatim kalmadı valla, bir uyuyayım, uyanayım, biraz güç toplayayım, kalkınca geriye kalanları da halleder, ölürüm artık.” diye düşündüğünü hatırlayacaktı daha sonra. Uyuduğunu, uyandığını… Ölmenin bile kudret istiyor olmasını keşfetmiş olmaktan dolayı daha da hırslandığını…

Gerisini bilmiyordu. Galiba pencereden bakarken… “Yaşayacaksın!” diye buyuran karar, orada bir yerlerdeydi. Belki de, tırnaklarını yeterince kısaltmış, gerekli olan yeri açacak kadar bırakmış ve kurtulmuştu.  İmhasını tamamlayamadığı mektupları, evin orasına burasına saçılmış kâğıtları, parça pinçik edilmiş defterleri, devrilip dökülmüş kutuları birden bire toplamaya başladı. Yeniden dolaplara tıktı hepsini. İlaç prospektüslerini kutularının içine sokup hemen ardından başını dakikalarca soğuk suyun altında tuttu. Pencereleri açtı. Bir büyük sebzeli pizza ve bir çikolatalı sufle sipariş etti, çay demledi. Kıtlıktan çıkmış gibi pizzanın hepsini, üstüne de bir güzel sufleyi silip süpürdü. Toz aldı, sonra da oturup internetten gazeteleri okudu.

Takip eden hafta sonu, “Bak, ben Nesrinceğizime söyleyeyim…” diye başladıydı Nesrin’in o kan çanağı gözlerini, orasından burasından vahim makas darbeleriyle kırpılmış saçlarını gören, görüp de hiçbir şey sormayan Feri Teyze:

“Bir Nazlı Ebe yaşamış buralarda. Ben diyeyim iki yüz , sen de iki yüz elli sene evvel. Adının Nazlı olduğuna bakma, on beşlik gebeleri de otuz beşlik gebeleri de otuz dakikada bağırtısız böğürtüsüz, kansız tersiz doğurtur;  bebek kızsa şöyle bir ağzına tükürür, kulağına üfler, lohusayı da bir, bilemedin iki günde ayağa dikermiş! Diktiği gibi de yumruk ettiği hamaratlı ellerini beline dayayıp sımsıkı tembihlermiş: ‘Sen sen olasaaaa, bebenin kırkı çıkmadan, evin içinde dönenip durmayasaaa, kat’a avluya dahi çıkmayasaaaa! Ağır, usul, nazenin hallerini kocandan da, kaynanandan da, eltinden de, görümcenden de sakınmayasaaaa. Kalmasın, veledin diş hediği dökülmeden, çamaşıra da bostana da çıkmayasaaaa!…’

Derler ki, günahı boynuna, pırt diye doğurtması değilmiş tek marifeti; kadına artık yük gelecek bebeleri daha cenin iken indiriverirmiş kansız kıyametsiz, şıpın işi. Gebe kalamayıp da kıymetten düşen gelinlerin yanına girer, ‘Medet ya Kadıncık Ana, Medet ya Sitti Hatun, Medet ya Hulbiye Sultan’ der, iki havayı döver, üç toprağa darı serper, dölünü olduruverirmiş daha üstüne iki aybaşısı geçmeden. Sonracığıma, ben Nesrinceğizime diyeyim de, ellerini aha böyle namaza durur gibi kaldırır, yatan hastanın bağrına kor, hokurdanır, mırıldanır, akşamına da yataktan kaldırırmış. Gel zaman git zaman, mahallenin adam kısmısı, kâh bostanda bağlıkta kâh kahvede cami avlusunda, pek konuşur olmuşlar bu Nazlı Ebe’yi… Kocası da gencecikten ölmüş, Nazlı daha da başka bir herife varmamış, yanında yöresinde de yirmi kedisinden üç tavuğundan başka kimsesi yokmuş ya… İftiraat en büyük günahtır dememişler de, ‘Olmayan bebelerinin ahını koyuyor karımızın kızımızın gelinimizin rahmine.’ mi istersin, yoksam ehl-i sünnet olmadığı söylentilerini mi… Asıl mesele başkaymış elbet. Sözüm ona yoldan çıkmaya başlamış gel vakit git vakit mahallenin kadınları. Nazlı Ebe’nin yanına girdiği bir kadın diklenir de diklenir oluyormuş gayri. Bununla kalsa iyi. Cumbalara, gece vakti kuyu başlarına kıvrılıp hülyalara dalıyorlarmış bir de. Rivayet odur ki… Hani şu pazaryerine doğru köşedeki kilisenin hemen çaprazında bir türbe var ya, bilmem gördün mü hiç, Üç Kollu Dede Türbesi; şimdinin öteden, beriden, sonradan gelmiş kadınları bilmezler de giderler yüz sürerler o türbeye, duaya dururlar. Buranın yerlisi, hele de ihtiyarı, tek kadın görmezsin orada. Çünkü aha o Üç Kollu, bu mahalleli adamların kalbindeki kini hepten körüklemiş, ‘Allah’ın işine karışır bu Nazlı karı,’ diye. Halbüsü, o Dede olacak mendebur da işte, günahı boynuna güzel Allah’ım, ‘Mübarek gecelerde yatsı namazının ertesi, benim üçüncü kolum büyür de bu mahallenin günahını toparlar, yedi kat yerin dibine yollar.’ deyip durasıymış. Çoluk çombalak, bazen azıcık hayta delikanlılar, ekseriyetle de iyi saatte olsunlara karışmış hamal Memduh görürlermiş o kolu güya; yok yollu bir kadının evinin kapısında, yok esrar âlemine kapanmışların tam tepesinde…

Sabahlardan bir sabah işte, tazecikten bir gebe, işkembe çorbasını komuş tencereye, ciğerleri dilmiş çömleğine, bir çift küpesini atıvermiş yeleğinin cebine, muştuyu yetiştirmeye varmış da Nazlı Ebe’nin kapısına… Ne de görse, kapı, daha serçe parmağını vurmayınan kaykılıp gider… Feryadı koparıvermiş o vakit de mahallenin karıları toplaşmış peşine, girmişler bakmışlar da ne görseler… Ebe’nin yerinde yeller ese… Bir daha da gören eden olmamış. Yer yarılmış da yerin dibine girmiş bizim ermiş karı sanki… Ne zaman sonra, kız Hafize dedikleri gariban bir aklı noksan, Hacı Kadın hamamın soğukluğunda, ‘Üç kollunun kolları aldı Nazlı’yıııı, üç kollunun kolları götürdü Ebe’yiiii’ diye çırpına çırpına bayılıvermiş de bütün karılar toplaşıp ertesi güne, kabak çiçeğine dolma doldurmuşlar, bademli helva dökmüşler, hem okumuş, hem yemiş, hem ağlaşmışlar. Üstüne bir de kalkıp göbek atmışlar, ‘Nazlı’nın canına, Nazlı’nın canına’ diye. Peşine de Ebe’lerinin tarumar bahçesine varıp oğul otu, aslanpençesi, civanperçemi ve lavanta tohumları serpmişler.

Efendime söyleyeyim, ben diyeyim Nesrinceğizime… Nazlı Ebe, sözüm ona gaip olmadan… Ama bana sorarsan da evlâdım, o sakalına tükürdüğümün dedesinin tertibiyle mahallenin fesat üç beş herifi tarafından boğulup da yerin bin gözü gibi kuyulardan gözden ırak birine atılmadan bir vakit önce, rüyadan uyanmış, tek sırdaşı Gülcihan kadının evine koşmuş bir hışım, bir kan ter, ‘Kızına,’ demiş, ‘Gülcihan bacı… Kızına el vermem icap etmekte!..’

O el, Fadime kızdan onun kızına, onun kızından komşunun gelinine derken, bu bizim Neriman’a geçmiş. Aha bak benim şu kitlenip kalan dizimi o açtı. İki döndü etrafımda, ellerini şöyle şakaklarımda tuttu tuttu da dedi bana, ‘Artık gidecek bir yer, yürünecek bir yol olmadığını sanarsın, unumu eledim de eleğimi duvara astım dersin, nefes alıp verirsin de kımıldamak istemezsin, yollar var da yaşını o yolları gitmeye lâyık görmezsin, daha kabre girmeden hayattan çekilip bu dizi de böyle hasta edersin. İki defa daha gelirsen açılır bu diz, ama sen bu huylarını değiştirmezsen iki ay sonra gene kitlenir.’ O bunları dedi, ellerini bütün bacaklarıma şifa kapısı yaptı, ben de onun sözünü dinledim ve kendime hep telkin ediyorum kızım. O oldu, bak ben ebru öğrendim belediyenin kursuna gittim de bu yaşımda!…

Senin bana verdiğin lale soğanı var ya, az kaldı bakalım, göreceğiz ne renktir. Senin laleyi de suya yazacağım ben. Kursuma giderken hiç bacaklarım ağrımıyor benim Nesrinceğizim. Al, bu Neriman’ın telefonu. Hoş, çat kapı gitsen de buyur eder seni. Soracağım bak bir hafta sonra, geldi mi sana diye… Ona göre!”

*-*-*-*

Ne güzel de böyle düğüm düğüm orasındakiler burasındakiler, bildiği ve bilmediği yerlerindeki kütleler çözülüp duruyordu hâlbuki… “Kalk,” diyor Yadacı, “Kalk, otur!… Lâhavle.” Yapabileceği başka bir şey olmadığından, sessizce ve uysalca doğruluyor Nesrin. Kadın gitmiş odanın ortasına dikilmiş bile. Arkası dönük. Şöyle bir dönüyor kendi etrafında. Sağ kolu, gökyüzünde görünmez bir orkestraya şeflik ediyormuşçasına yukarıya, başının üstüne uzanıyor, uzanıyor da yukarıdan inen tersine bir sarmaşığa dolanıyor sanki. Sarıyor elini işte o sarmaşığın etrafına, sertçe aşağıya doğru çekiyor, çekiyor atıyor öteye. Diğer elini reverans verir gibi nazikçe öbür hoyrat eliyle birleştiriyor, duruyor öylece, gözleri kapalı. Derin ve hırıltılı nefesler alıyor, gırtlağından tuhaf sesler çıkararak geri veriyor. Transa geçmiş gibi. Bu tuhaf durum birkaç dakika sürüyor. Nesrin, ufacık bir hareket yapmaktan bile korkarcasına oturmuş bekliyor kadının karşısında. En alçağından bile bir ses çıkarsa, ola ki işaret ve orta parmaklarındaki iki yüzük hafiften birbirine çarpsa da çıt etse, kadın gözlerini kocaman açıverecek, hırıltıları gırtlağında donuverecek olduğu yerde ve öylece kalıverecek kocaman gözlerini sonsuza kadar Nesrin’e dikip. Hiçbir şey demeden… Sanki.

Neden sonra, olduğu yere çöküyor kadın. O’na yaramaz bir kız çocuğu ifadesi veren sarı bukleleri başının ve yüzünün orasına burasına iyiden iyiye dağılmış. Birbirine yapıştırdığı avuç içlerini yavaş yavaş aralıyor, Nesrin’in hareketsizce ve tedirgin oturduğu sedire doğru uzatıyor. Derin ve tatlı bir uykudan uyanırcasına gözlerini ağır ağır açıyor ve boğazından ıkınıp bir bebeği ağzından doğurur gibi, “Sırtının sol yanında, kırık bir kanat gördüm. Çok eskiden kırılmış. Belki senden de önce. Çok önce. Tamir ettim onu şimdi.” deyiveriyor. Sonra da sanki bulaşık yıkamayı bitirmiş de ellerini aceleyle kurulamış gibi, sanki “Sana bir ağrı kesici veririm, bir şeyciğin kalmaz.” demiş gibi, sanki kırık kanatları görmek ve tamir etmek herkesin gündelik sıradan işlerinden biriymiş gibi, bir hamlede kalkıp çöktüğü yerden, “Şimdi bir sigara içeceğim ben, canım istedi.” diye mırıldanıyor. Tam hafifçe eğrilmiş cumbaya doğru yönelmişken duruyor, aklına felâketle sonuçlanabilecek bir ihtimal gelmiş gibi endişe ve biraz da neredeyse tehdit dolu gözlerle Nesrin’e doğru dönüyor: “Kanatların olduğunu, kimselere demeyeceksin. Kendine bile. Şimdi gidebilirsin. Bir hafta sonra yine gel ama, nefesin dolaşıyor mu, hücrelerin kıpraşıyor mu, bakacam. Bundan sonra ben ‘yeter’ diyene kadar kırmızı don giyeceksin hep. Bol bol hurma yiyeceksin, sulusundan. Nar bir de.”

“Ben de bir sigara içip öyle gitsem?” diye soruyor Nesrin çekinerek. “Gel ayol, iç, gel!… Devlet dairesi mi sanki?!.. Dur bir de menengiç kahvesi pişireyim ben, içeriz şöyle karşılıklı. Endamına kurban senin!”

*-*-*

Ahşap evin çıtırdayan merdivenlerinden inip dışarı çıktıktan sonra hat boyunun ötesinde deniz; denizin üstünde günbatımının kızılları, leylakları, turuncuları suratına çarpıyor Nesrin’in. “Bu renkler,” diye aklından geçiriyor hayran hayran, “önce sümbülün, sonra erguvanın, sonra da lalenin habercisi…” O renklerin üzerinde bir yay çizerek uçuşan, sonra öbeklenen, birden bire alçalıp birden bire yükselen lekeleri fark ediyor sonra. “Bir ara evde yaralı bir martıya bakmıştım. Bir ay kadar… Bir evcil hayvan gibi alışmıştı bana ve eve… Ayrılmamız da zor oldu. Ben çok ağladım. O da denize gidinceye kadar epey bir döndü evin etrafında…” diye anlattığını anımsıyor Rezzan ablanın, bir akşamüzeri sahilde yürürlerken.

Ortalık serinliyor hafiften. Eski havagazı fabrikasının olduğu köşeden ana caddeye doğru dönüyor Nesrin. Alacalı ve komik bir kediyle göz göze geliverdikten hemen sonra, kâğıtları akordeon gibi katlayıp katlayıp üstüne kız çocuğu resmi çizdiği bir anın görüntüsü düşüyor gözünün önüne. Otuz beş yıl falan önce olmalı herhalde… Ne çok zaman!… Keserdi sonra o kız çocuğu resminin etrafını. Açardı, açardı kâğıtları dikkatlice. El ele tutuşmuş bir sürü kız olurdu. “Yerde ne var? Yer boncuk! Gökte ne var? Gök boncuk! Kaldır beni hoppacıııık!” diye bağrışırlardı sonra o bir sürü kâğıttan kız çocuğuyla beraber. Caddeden ev istikametine değil de, tersi istikamete dönüyor. Yürüyesi var, yokuşları tırmanası, cami avlularına giresi, bayır aşağı salınası… Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda az oturduktan sonra dönüyor gerisin geri. Hemen sağda minnacık ve saçma sapan yeşil bir binacık var; Uyku Dede Türbesi yazıyor kapısının üstünde. Hızlı hızlı geçiyor oradan Nesrin. Aşağılara vuruyor kendini; yeniden hat boyuna çıkıyor, sağa döneceğine sola dönüyor.

Yolları uzattıkça uzatası var. Mademki tesadüfen… Mademki ölüvermek de yaşayıvermek de öyle… Bir kadın yeleğini çekiştire çekiştire çöpü atıyor, evine dönüyor gerisin geri. Kapanan kapının ardından, “Beybiiiiin!… Kız, kolu kanadı kopasıca!..” diye bağırdığı duyuluyor. Okmeydanı’nda sarılar, yeşiller, kırmızılar içinde kadınlar halaya duruyor. Arka odadaki somyanın altına saklanan Beybin, avcundaki vaktini şaşırıvermiş kırmızı siyah noktaya eğilip  “Uuuç uuuç böceğim, annen saaaana terlik pabuç alacaaaak…” diye mırıldanıyor.

Eyüp’te bir kadın doğururken, içindeki bütün boşluğunu da ploooop diye dışarı atıyor; beti benzi atmış, gözleri yuvalarından fırlamış kalakalıyor. Kavrulmuş soğan kokusunun şifalandırıp genişlettiği, bereketlendirip uzattığı güdük ve küt bir sokağın içinden geçiyor Nesrin. Yukarı mahallede gepegenç ama düşünceli, gözleri kahverenginin çok az rastlanır bir tonunda titreşen ama ağlamaklı bir kadın, kitaplarını göğsüne yapıştırmış Nazlı Ebe Sokağı yazan kırmızı tabelanın dibinde duruyor. Kim bilir kaçıncı kez orada… İbadete gider gibi. Hakkında hiçbir menkıbe bulamadıkça, hiçbir yerde bulamadıkça daha uzun süreler kalıyor orada. Bu sefer, bir tomurcuk çıtırdıyor kulağının dibinde. Çarşamba’da, iki tane süt dişi kalmış kocaman gözlü bir kız, “hooopp, kırmızı top!” diye bağırıp arkadaşının peşinden neşeli çığlıklar atarak seyirtiyor. Pervane Dede türbesinin ilerisinden içeri doğru kıvrılıyor Nesrin. Önüne çiçeklik niyetine yağ tenekeleri dizilmiş çağla yeşili badanalı bir evin önünde durup omuzlarını yukarı ve arkaya doğru çekiyor; kürek kemiklerinin arasındaki yumurta gibi düğümlerden tıkır tıkır civcivler çıkıyor sanki. Zeyrek’in sanki tam orta yerinde, dizleri ve elleri günden arda kalanların tozuna toprağına bulanmış dört kız çocuğu, defaatle çağrıldıkları içeriden daha çok ve daha uzağa kaçmak istercesine, dönüp duruyorlar çoğalttıkları çemberin etrafında: “Kutu kutu penseeee, elmamı yeeerseee….” Yedikule kapının dibinde, Tüf Dede’nin sefil mezarı başında şişman bir kadın Fatiha’ya duruyor ayaküstü. Hayat ağacından üç elma kopup sokaktaki viranelerden birinin avlusuna düşüyor.

nazlı ebe

Ayten Alkan, 2013, Yedikule

 

 

2 Comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s