“Ne Samatya Ne Sensin” Derdin…

Sevilay’dan sonra…

o bana bir rüya verdi, inanamadım. 

(bademin neşesi, dedi, al bak, dedi, kısacık, dedi.)
o benim sedefime elledi.

Birhan Keskin

 

Üzerinden yaklaşık dört buçuk yıl geçmişti. Ben durup durup soruyordum kendime, “Ne kadar oldu?” diye. Hâlâ da soruyorum. Her hesabımda azıcık daha inatlaşıyorum sanki. Bu artan rakamlara kafa tutmazsam, verdiğim her yeni yanıt, başkalarıyla ve bu dünyayla, ama en önemlisi de kendimle aramdaki mesafeyi daha da açacak. Çünkü bu da bir tür teslimiyet; yola devam etmek yani… Ayların, mevsimlerin ve yılların bir bir geçişini izlemek… Şeylerin, insanların, olayların ve caddelerin akışına o mesafeden bakmaktan başka bir seçenek yaratamamak kendime bunca zaman…

Böyle böyle üzerinden yaklaşık dört buçuk yıl geçmişti işte. Sen kırk yaşını bir hafta kadar öncesinde doldurmuş olmalıydın. İlk kez doğum gününü doğum gününde anımsamamış olduğum için, bir süreliğine türlü biçimlerde cezalandırmıştım kendimi. Kimse fark etmemişti kendimi tek ayak üstüne kaldırmış, aç bırakmış ve sonra da odaya kilitlemiş olduğumu. Ortadan kaybolan insanlar zaten pek fark edilmiyor bu şehirde, sen de bilirsin. Benden önce tanıdın bu şehri, bu şehrin insanlarını ve kurallarını. Kızma bana hemen. Bütün bunlar, sandığın kadar kendime eziyet etmeye meraklı olduğumdan değil. Aramızda bir bağ, nasıl desem, şöyle hakikî, kimsenin, hiçbir şeyin, hiçbir şehrin, hiçbir yaşın koparamadığı ve koparamayacağı bir bağın kaldığına inanmam lâzım. Doğum gününü doğum gününde anımsamanın böyle bir yanı vardı benim için; o teslimiyet zehrini seyrelten.

Zaten, galiba üç ya da dört gün öncesinde, odanın kapısını açmış ve kendime ekmek kızartmıştım. Üstüne üstlük evden de çıkmıştım. O kadar gürültünün ortasında da yine aklımdan çıkıvermiştin işte. O kadar çıkıvermiştin ki, aklım hepten yerinden çıkıvermiş öyle görünüyor ki… Bunun başka bir izahı yok. Samatya meydanındaki o meyhanenin tuvaletine çıkmış,  tuvalet sırası beklerken gazetelerde, dergilerde orası hakkında çıkmış tanıtım yazılarını, lokantanın ne kadar da şöhret sahibi bir yer olduğunu falan okumuş, tuvalete girip çıkmış, meze tabaklarının ve buz kovalarının, türlü türlü yüzlerin, seslerin ve kokuların arasından sıyrılarak dışarıdaki masaya dönüyordum. Hayır, sarhoş falan değildim. Olsa olsa iki tek içmiştim. Hem sarhoş falan olmam ben, bilirsin! Her yaptığımın ve hatta yapmadığımın, daha çok da yapamadığımın farkında olmak gibi, şöyle kopup koyverememek gibi, şöyle zurnanın zırt dediği yer olamamak gibi arızalarım vardır. Duysan, bunların muarız tarafımla alâkası üzerine bir dolu kitabî cümle kurardın şimdi, eminim. Sarhoş değildim. Belki biraz dalgındım. O kadar. Bir anda oldu. Masalar, yüzler, mezeler, kovalar, sesler, Samatya, İstanbul, ovuşturarak kurutmaya çalıştığım ellerim, günlerden pazartesi, Temmuz 2012… Hepsi sanki bir kara delik tarafından soğurulup yutuldu. Şaşırdım, gülümsedim, heyecanlandım, heveslendim. Bir anda. “Sen!” diyecektim, “Nihan, sen… Nasıl da sevindim!” Fakat yine bir anda, ah yine bir anda, hatta sanıyorum bütün bunlarla aynı anda, o kara delik yuttuğu her şeyi geri çıkardı. Yani nasıl anlatsam, yuttuğuyla çıkardığı bir oldu işte: Buz kovaları, kokular, beyaz gömlekler, Samatya meydanı, şöhret sahibi meyhane, basbayağı ben ve bu tesadüfün imkânsızlığı… Geriye kala kala dudaklarımda donup kalmış eğreti bir gülümseme, öne doğru heyecanla atıp da şimdi nereye çeksem bilemediğim yersiz bir adım ve kilitlenip kalmış bakışlarımdan rahatsız olduğu besbelli olan o kadının senin giydiklerine hiç benzemediğini fark ettiğim topuklu pabuçları kaldı. Hem senin öyle bir eteğin de yoktu. Doğru dürüst eteğin yoktu aslında. Az daha, elin kadınına şaşkın bir sevinçle koşuverecektim. Enikonu sinirlenmiş olarak masaya döndüm, Manolya’yla hesabı ödeyip kalktık. Sanki değişen bir şey olacakmış ve bir kez daha, belki bu defa esaslı bir biçimde o kara delik aramıza giren her şeyi ve herkesi ve ayları ve yılları yutup içine çekecekmiş gibi, öyle saçma sapan bir umutla yani, o masanın yanından geçtim, göz ucuyla o kadına baktım. “Yok canım, Nihan işte!” diyebilecekmişim gibi zavallı bir umutla. Yeniden uykuya dalıp o rüyayı görmeye devam etmeyi arzulamak gibi. Sonra, elbette yine, yola devam ettim. Şeylerin, insanların, olayların ve caddelerin akışına izin verdim. Bu da işte, hayatın bizimle yaptığı pazarlıklarda zorunlu bir tenzilât.

Hani bana o ağır öğleden sonra anlatmıştın, hatırlıyor musun? Ahmet yanağımdan iki kez öpüp gittikten sonra, gece boyu içtiğim litrelerce bira ve rakı, yuttuğum iki novalgin, iki vermidon ve iki xanax yüzünden, ama daha önemlisi gözlerimi açar açmaz ağlamaya başlayacağımı bildiğim için o beni öperken gözlerimi açamadıktan; yeniden dalıp o korkunç rüyayı gördükten, o korkunç sıkıntıyla öğleden sonra iki buçukta uyandıktan; uyanır uyanmaz ağlamaya başladıktan; yataktan çıkamayarak, hiç de çıkamayacağımı sanarak seninle telefonda konuşurken gözyaşlarım kulaklarıma doğru aktığı için bir süre sonra telefonumdan tıyyyyyyyyyt diye bir ses çıktıktan; içine gözyaşları dolduğu için telefon bozulduktan; artık telefonla konuşamadığım için, senin “Annemler gelecek, çıkamıyorum evden, n’olur taksiye atla sen gel.” yalvarmana yanıt veremedikten; kalkıp bir kahve içip başımın ağrısını biraz olsun dindirdikten; saçımı biraz düzeltmeye çalışırken saç kurutma makinesi içinden dumanlar çıkararak bozulduktan; her şey iyiden iyiye trajikomik bir Fransız filmi sekansına benzedikten; kurbağa gibi şişmiş gözlerim gözükmesin diye güneş gözlüklerimi taktıktan; karşıdaki marketten şeftali ve armut alıp ayaklarımı sürüye sürüye taksi durağına gittikten; taksi şoförünün dikiz aynasındaki anlamlandıramayan bakışlarıyla ne yapacağımı bilemedikten; senin evine girip, mutfakta yere, kilimin üzerine uzandıktan sonra, yüzünde acı mı, öfke mi yoksa isyan mı olduğunu o zaman çok da ayırt edemediğim yakıcı bir burulmayla anlatmıştın bana hani. Çay demlemiştin bana bir yandan da, buzluktan börekler çıkarıp ısıtmış, salçalı yumurta yapıp beslemiştin beni. Bir patatesli börekten, bir salçalı yumurtadan yemiş, yedikçe titremem, kazınmam yatışmıştı. O zaman işte, durup gözlerimin içine içine bakmış, “Böyle oluyor işte, soruyorsun ya bana nasıl duygularımdan kendimi bu kadar sakınarak yaşayabildiğimi, böyle oluyor. İnanan yerlerin gidiyor, geri gelmemecesine gidiyor; çünkü bu dünyada yaşamak zor bizim gibiler için, ancak duygularından indirim yaparak yaşayabiliyorsun. Hayatın seninle yaptığı bir pazarlık bu…” demiştin.

Mutfağın penceresinden yüzünü Topraklık gecekondularına çevirmiştin sonra. Ya da gecekonduların da ötesinde bir yere, bilemiyorum. Gözlerime bakmamandan cesaret alarak, “Bilirsin,” dediydim, “içten içe bilirsin, söyleyemezsin ama, kendine bile söyleyemezsin. Dümdüz ve soğuk gerçeklerle yetinmek yerine renkli ve pırıltılı, pırıltılı ve bu dünyaya sözüm ona başkaldıran yalanlar kurarsın kendine; o yalanların sıcaklığına sığınırsın. Çünkü bildiğin, içten içe bildiğin her şeyin üzerine çıkan aşktır elindeki; kıyamadığın odur, uğruna lanetli gerçekleri es geçtiğin odur işte. Çok Yeşilçam filmi izledim ben çocukken, çok Kerime Nadir okudum lisede, ondan herhalde… Şimdi ama işte, kolum bacağım kopmuş gibi hissediyorum.”

Mutfak camının yanına, omzunun köşesine gelmiştim usulca hani, “O yüzden,” demiştin, “o yüzden içinde kelebekler ölüyor… Neye yarar!…”

Öğrenemiyordum işte… Öğrenmek istemiyordum belki de. “Fotoğrafımı çek.” dediydim sana, “Asla böyle bir yüzüm olmayacak benim. Aşk benden çok uzağa düştü. Düşsün de zaten.” O fotoğraftaki yüz, çok değişti Nihan, çok… Giden adamlar için sonra da ağladım ben; ama ağzımdan “aşk” çıkmadı. Aşk girmedi kalbime. Kelebeklerin, öle öle soyu tükendi çünkü. Nasıl desem, zaten renkli, pırıltılı yalanlar da istemedim artık. Bana dil döke döke öğretemediğin şeyi, ben bizzat, sen de yanağımdan iki kez öpüp usulca gittikten sonra öğrendim sanırım ve çok gerçekçi bir biçimde yola devam ettim. Olabilecek en büyük tenzilât değil miydi bu, daha ne olsun? Başka şeyler de oldu bu arada. Ne bileyim, nur topu gibi bir boyun fıtığım oldu mesela ve ben senin bel fıtığından ne büyük ıstıraplar çektiğini anlayamamış olduğumu fark ettiğim için çok suçlu hissettim kendimi. Benim de kaşlarımın ortasında iki paralel çizgi oluşmaya başladı. Kafam karışıyor bazen, unutuyor ya da karıştırıyorum insanların bana anlattıklarını. Sana anlattığım bazı şeyleri hatırlayamadığın ya da karıştırdığın için sana kızdığımı anımsıyorum sonra ve yine suçlu hissediyorum kendimi. Ben tahribatta azıcık geriden geliyorum galiba!

O akşam da öyle oldu işte. Ben, bir an, unutuvermişim öldüğünü. Unutuvermişim sen öldükten altı ay sonra bu şehre göçtüğümü. Burada ve şimdi karşılaşmamızın imkânsız olduğunu idrak edememişim. Bu, bir kez daha olmuştu aslını istersen. Neredeyse beş yıl önce, daha kabristandan çıkarken, yani seni daha yeni toprağın içine koyup gerisin geri dönerken oradan, dehşet içindeyken daha, bir an sana senin cenazeni anlatmayı planlarken yakalamıştım kendimi. Hemen peşi sıra da, böyle ahmakça bir düşüncenin aklımdan geçtiğini yine sana anlattığımı ve senin çok güldüğünü hayal ederken yakalandım yine kendime… İnsan ne kolay alışıyor Nihan; bir şeyi “anlatmak” istediğinde aklına tek bir insanın gelmesine mesela. Evet, insan, anlatmak istediğinde artık anlatamayacağı bilgisine de alışıyor. Konuşamadan yürümeye de…

Biz ölüm fikriyle o kadar eğlenirken Nihan, öd patlamasından öleceğimizden ödümüz koparken mesela, “Sabaha ölü çıkarsan çantanı alıp hiçbir şey olmamış gibi havaalanına giderim, yerine uçarım, bilet de yaz okulu da ziyan olmaz.” diye çıtır çıtır kahkahalar atarken… Yan yana gömülüp, çiçeklerden kafamızı çıkararak konuşmaya devam etmek ve böylece yaşarken kızdığımız herkesi de çok pis korkutmak gibi fantastik hayaller kurarken ya da… Dahası az sonra İsrafil’in borusunu çalıp o karmaşadan yararlanarak devrim bile yapabileceğimizi hayal ederken… Ölüm hiç de eğlenceli olmayan bir tesadüf oldu! Konuşabilseydin, “Yaşamak hayal ettiğimiz gibi miydi ki, ölüm hayal ettiğimiz gibi olacaktı?” gibi tumturaklı bir laf ederdin herhalde…

İşitseydin bütün bu soyu tükenen kelebekleri, dümdüz gidilen yolları, izin verdiğim kuru kalabalıkları falan, “Ciğerimizi paraladın be!” diye yine iç geçirir miydin, bak bunu bilmiyorum. Bu teslimiyet Nihan, biraz da daha kuvvetlisinin olamayacağını bilmekle alâkalı; zaten en muhteşemini görmüş, şu dünyanın ve hayatın sefaleti karşısında en büyük teselliyi edinebilmiş, kısacık da olsa o teselliyle avunabilmiş olmakla… “Böyle bir arkadaşlığı yaşayamadan ölüp giden ne çok insan var, ne şanslıyız.” diyen sen miydin yoksa ben miydim, karıştırıyorum bazen. Ne “Bir sevişmemiz eksik!” yalnızca bir şakaydı ne de birbirimize zaman zaman “sevgilim” diye seslenmemiz, aramızdakinin başkalarının sızamayacağı lehçesiydi yalnızca… Azıcık kör tarih, azcık kör coğrafya belki…

Puslu bir akşamüzeri kolej kavşağını yeni geçmişken ve ona, şuna, buna, gelmişine geleceğine, içine dışına, kendimize ve her şeye çok kızgınken, çok içerlemişken, duruverip de bütün bu kızgınlıklardan ve içerlemelerden ama artık çok yorulup da “Ve sonra işte hayat seni çıkardı karşıma!” diye birbirimize sarılıp ağlayıverdiğimizin hakikatinin önünde eğildikten sonra, hangi mümkün karşılaşma seyreltir unutkanlığımı? Ve ne halel getirir, hayatın epey bir zaman önce olağanüstü ihtişamını zaten önümüze sermiş olduğu gerçeğine? Ölüm, ama aslında, beklediği yüzü bulamayan, vazettiği güce sahip olamayan bir sekte, ne dersin buna? Zamanın da mekânın da dışına düşüverdiğim ya da bir akıl oyununun ‘sen’ fikrini, tam da içinde durduğum yere, akşama taşıyıverdiği ve karşımda seni buluverdiğime sevindiğim o an, bütün diğer anlar kadar gerçekti işte öyleyse… Gerisine işte, ben de öldükten sonra bakarız!

Ayten Alkan, 2012, Fatih

198218_5743692234_4978_n
Sevilay Kaygalak, 2004… https://www.iletisim.com.tr/kisi/sevilay-kaygalak/8374#.Wm_t9ajibIV 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s