‘Barış Bildirisi’ne Neden İmza Attım? (1 Eylül 2016, Gazete Duvar)

Röportaj: Hacı Bişkin

Her şey 11 Ocak’ta “Barış için Akademisyenler” olarak “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlıklı bildiriyi eşzamanlı olarak İstanbul ve Ankara’da kamuoyuna açıklamanızın ardından başladı galiba? 

Türkiye’de “Üniversite”nin içinde bulunduğu iç açıcı olmayan vaziyet veyahut ülkedeki genel baskı ortamı adına her şey elbet o tarihte başlamadı. Lâkin ben ve başka bazı arkadaşlarım için, baş edilmesi ve sindirilmesi ziyadesiyle zor bir süreç, o tarihle başladı. Birçoklarımızın hayatları için bir milat gibi o tarih: 11 Ocak’tan önce, 11 Ocak’tan sonra…

Sözünü ettiğiniz bildirinin ilk 1128 imzacısından biriyim, 2012’den bu yana da Barış için Akademisyenler grubunun, birçok meslektaşımla karşılaştırıldığında pek de katkısı bulunamamış bir üyesiyim. Bu bildiriyi “örgüt talimatları”yla hazırladığımız iddia edildi, bu iddia, gönüllü avukatlarımızın bir türlü görüşmeyi başaramadığı Savcı’nın iddianamesine de bize yöneltilen ve temel Anayasal haklara aykırı olan soruşturma sorularına da girdi. Bildiri metninin kolektif olarak hazırlandığı, ardından imzaya açıldığı, takibinde basın açıklamasının organize edildiği günlerin, haftaların birebir takipçisiydim oysa. Basın açıklamasının yapıldığı otelin salon ücretini bile kendi aramızda dayanışmayla karşıladık. “Örgütten talimat alan” insanlar herhalde süreci böyle yaşamaz! Talimatsız iş yapamayanların ve talimatla hakikat saklayanların veyahut yalanlara ortak olanların pek anlayabilecekleri bir durum değil herhalde bu… Bilim insanı ve vicdan, hakikatin peşinden gider oysa, hakikati dillendirir, onun karartılmasına karşı durur…

Size, önceden de sorulmuş olduğunu tahmin ettiğim o soruyu ben de sorsam: Bildiriyi neden imzaladınız?  

Sizin bu bağlamda sormanızda bir sakınca yok elbette, gazetecisiniz, haber yapma hakkınız var, beninde görüşlerimi, uygun bulduğum koşullarda ve rıza dahilinde açıklamaya hakkım var…  Ben, bu gibi soruların, Türkiye’de barış ve güven içinde yaşama hakkının tesis edilmesi ve bu amaçla gösterilecek bütün çabaların hukuk dairesinde gerçekleşmesini talep eden ve bu doğrultuda sorumluluk alma gönüllüğünü beyan eden bir metnin idari ve adli soruşturmaya konu yapılması bağlamında sorulmuş olmasını veyahut “bir suç karşısında hesap sorarcasına” sorulmuş olmasını rahatsız edici bulurum. Ben kimseye sormadım, “neden bu bildiriye imza atmadın” diye. Herkesin kanaat özgürlüğüne sahip olduğunu, olması gerektiğini biliyorum çünkü.  

Suruç patlamasından 11 Ocak’a kadar geçen sürede aynaya bakmakta zorlanıyordum ben. Bu patlamada, mensubu olduğum İstanbul Üniversitesi’nin iki öğrencisi, Büşra Mete ve Polen Ünlü de hayatını kaybetti. Ece Dinç ve Okan Pirinççi ise, hayatlarını kaybetmeselerdi İstanbul Üniversitesi öğrencisi olacaklardı. Üyesi olduğum ve üyesi olmaktan onur duyduğum Eğitim-Sen’in 6 No.lu Üniversiteler Şubesi Üniversite yönetiminin katliamı kınayan ve katledilen öğrencilerimiz için baş sağlığı dileyen bir mesaj yayınlaması için dilekçe ile başvuruda bulundu. Yanıt alamadı elbet. Dahası, öğrenciler anısına kampüse fidan dikilmesi de engellendi. Benim o süreçte yapabildiğim sadece Suruç’tan yaralı olarak kurtulmuş öğrencilerimizi aramak, iyi dileklerimi iletmek olabildi. Fakat “aynaya bakmak” zordu işte. Aslında 5 Haziran Diyarbakır patlamasından itibaren, 7 Haziran seçimlerinden sonra yoğunlaşarak yaşanan süreçle ilgili… “Yıllar sonra” diyordum, “yıllar sonra bir genç çıkar da karşıma, bunca vahşete tanıklık etmişsin, üstelik de üniversitede hocaymışsın, ne yaptın?..” diye sorarsa, ben ne yanıt vereceğim?.. 11 Ocak’taki basın toplantısına da bu yükle gittim ben: “Ne yaptım?.. Bir imza attım… Bunu yapabildim… Hiçbir şey yapamadım, sadece bunu yapabildim…” Sonrasını biliyorsunuz… Devlet bizim de elimize bir ceza topu verdi ve “oynayın durun bununla” dedi. 11 Ocak sonrasında imzacı akademisyenlerin ve doktora öğrencilerine yaşatılanların hâlâ çok azı biliniyor. Yüzlerce insan, oldukları yerlerde türlü türlü haksızlığa, yıldırmaya, hukuksuzluğa uğratıldı, rencide edildi, hedef gösterildi. Kimi arkadaşlarımız bulundukları şehirleri terk etmek zorunda kaldılar. Kimileri işinden oldu. Kimileri istifaya, kimileri özür dilemeye zorlandı. Neyin özrünü dileyecektik ki? İnsanların çocuklarının ölülerini kokmasın diye buzdolaplarında sakladığı, ölü bedenlerin sokaklarda bekletildiği, kadınların eline “al, bu kocan” diye bir torba kemiğin verildiği, şehir duvarlarının ve dahası yatak odalarının devlet fantezilerini resmedecek biçimde yazılandığı, çocukların isimlerini “ya ölürsem ve kimliğin tespit edilemezse” diye bakır tellerle yazıp boynuna astığı, yüzbinlerce insanın göçe zorlandığı koşullarda neyin özrünü dileyecektik? Biz mi özür dileyecektik?… Az bile söylemişiz… Fakat işte, olup olacağı, en ağır hukuksuzlukların yaşandığı yerlerden biri olan Mersin Üniversitesi’nden meslektaşım Tolga Tören’in, Seyit Rıza’ya atıfla dediği gibi, “Savaşı durduramadık, bu bize dert oldu. Ama onlara da boyun eğmedik, bu suça ortak olmadık, bu da onlara dert olsun…”

Olanlar karşısında ne hissediyorsunuz?

Yaşananların utanç verici olduğunu düşünüyorum, bu ülkede yaşanan utanç verici birçok şey gibi. Kamu kaynaklarıyla yetişmiş, kamu hizmeti veren bunca akademisyeni aylar boyunca, devletin en tepesinden başlayarak tedhişe ve tahkire maruz bırakmak, işlerini yapamaz hale getirmek hangi toplumsal yararla açıklanır ki? Şimdilerde “milli birlik ve beraberlik” tılsımlı sözünün arkasına sığınanlar veyahut her daim “güçlü devlet”ten bahsedenler, akademik riskleri ve risk altında akademisyenlerin durumunu değerlendiren, raporlayan uluslararası bağımsız kuruluşların listelerinde Suriye, Irak ve Yemen’le birlikte Türkiye’nin ve Türkiyeli akademisyenlerin de yer almaya başladığının farkındalar mı acaba?

Neden istifa ettiniz?

Ben, aylar süren sert, zorlu, geliş-gidişli bir hesaplaşmanın ardından 28 Temmuz’da istifa dilekçemi verdim ve 15 Ağustos itibariyle Rektörlük onayıyla görevimden ayrıldım. Böylece İstanbul Üniversitesi yönetimi aylardır ilk kez bir dilekçemi uygun bulmuş oldu! Yeniden kendim, hayatım, hayal ettiğim çalışmalarım adına umutlu olabilmenin zorunlu ilk adımıydı bu benim için… Ne yazık ki… Bir başka deyişle ben, bilim insanlığımı, araştırmalarımı devam ettirebilmek için bir Üniversite’den istifa ettim. Birçokları “senin kararın” diyor. Bu bir “karar”dan ziyade,  “enformel biçimlerde cezalandırılma, ayrımcılığa uğratılma, akademik ve hukuki olmayan pratikler”i sineye çekmekle, biat etmekle, “ruh”umun geriye kalan parçalarını kurtarmak arasında bir seçimdi benim için.  Özellikle mesleğinin daha başlarında olan meslektaşlarımıza ve hâlâ olabilecek en ağır saldırılara rağmen bulundukları yerlerde direnmeye devam eden dostlarıma hem çok saygı duyuyor hem de sabır diliyorum. Herkesin ahvali, ardındaki hikâyesi, dayanma gücü, dayanmak adına kazandıkları ve kaybettikleri biricik… Durumlarla baş etmeye çalışma biçimleri de…

11 Ocak’tan çok kısa bir süre sonra, YÖK’ten gelen talimat üzerine İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü de hakkımızda soruşturma başlattı. Bu hukuken usulsüz ve dayanaksız soruşturma, aylar geçmiş olmasına ve yasal sürenin çok üzerine çıkılmış olmasına rağmen hâlâ sonuçlandırılmış ve tarafımıza bu konuda bir bilgilendirme yapılmış değil. 12 Şubat 2016’da, soruşturma komisyonuna yazılı olarak verdiğim “savunma” değil, “itiraz ve açıklamalar”ımda, haklarında soruşturma açılan bütün öğretim elemanları ve öğrencilerden, bu süreçte rol alan makam, kurum ve kişilerce kamusal olarak özür dilenmesi de dâhil olmak üzere, uğratıldıkları haksız ve mevcut durumuyla hukuken geçersiz muamelenin telafisi için ivedilikle gerekli girişimlerde bulunulmasını talep etmiştim. Soruşturmayı açan ve yürütenler dâhil olmak üzere, o zaman mensubu olduğum üniversitenin bütün yöneticilerini, icracı ve karar alıcı organlarını, ifade özgürlüğünü ve akademik özgürlüğü savunan bir tutumu acilen benimsemeye ve barış bildirisi dolayısıyla bir siyasi, toplumsal ve akademik linç kampanyasının hedefi haline getirilmiş olan mensuplarını, bir hayli gecikmeli de olsa, savunmaya davet etmiştim. İnsan haklarına, ifade özgürlüğüne ve akademik özgürlüklere saygılı bir akademik kurumdan beklenmesi gereken budur.  Oysa, Türkiye’deki üniversitelerin bütün enformel cezalandırma usulleriyle, emir-komuta usulü işleyişiyle, keyfiliğiyle, iktidara tabiyetiyle varolan kurumlar olduğunu gördük. Böylesi kurumlarda özgürce bilim mi yapılır, özgürce ders mi verilir, özellikle “kutsallar” da dahil olmak üzere her türlü oluşum ve kavrama eleştirel yaklaşmak mesuliyeti taşıyan sosyal bilimler alanında? Bizim, insan hakları alanındaki pozitif hukuk metinleriyle güvence altına alınan temel hakları ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar, yaşam hakkı başta olmak üzere temel hakların korunmaması hakkındaki eleştirel düşüncelerimizi açıklamış olmamızı suç olarak nitelendirdiler. Bu, sadece akademik değil, sorumlu her yurttaşın görevidir oysa. Yurttaş, devletine hesap sorar…

“Enformel cezalandırma”dan kastınız ne tam olarak?

Önce 3 Haziran 2016 tarihinde, tam metnimle kabul aldığım bir uluslararası konferansa katılımım için görevlendirme talebim Rektörlükçe gerekçe belirtilmeksizin uygun bulunmadı. Üstelik görevlendirilme talebim Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Birimi onaylı bir projeye yaslanıyordu ve o proje de Rektörlük makamı onayıyla yürürlüğe girmişti! 2008 yılından bu yana görev yapmakta olduğum İstanbul Üniversitesi’nde; 2009, 2010, 2014 ve 2015 yıllarında olmak üzere dört kez BAP desteğiyle ve başarıyla uluslararası akademik etkinliklere katılmış ve kabul edilmiş projelerimin tamamını başarıyla uluslararası yayına dönüştürmüştüm. Bir başka deyişle, Haziran’daki görevlendirme reddim hiçbir akademik gerekçeye yaslanamaz. Böylece, bütün meslek hayatım boyunca ilk kez bir görevlendirilme talebim uygun bulunmamış oldu. Tıpkı bütün mesleki hayatım boyunca geçirdiğim yegane soruşturmanın söz konusu soruşturma olması gibi. Bunu ne bir övünç ne bir yerinç olarak söylüyorum. Yıllarca ve son zamanlarda artarak, öğretim elemanlarının ve öğrencilerin hakkında ne akıl almaz sebeplerle soruşturmalar açıldığını, görevden uzaklaştırmalar verildiğini bilen bir insan olarak söylüyorum. Türkiye’de idari soruşturmaların kendisi çoğunlukla bir cezalandırma aracı olarak kullanılıyor.

Ben o konferansa yıllık iznimden kullanarak, yol ve konaklama masraflarımı kendim karşılayarak katılabildim. Şunu belirtmem gerekiyor ki, o konferans için tam makale formatında hazırladığım metin de ancak Konferansı düzenleyenlerin o sıkıntılı aylarda bana moral destek vermesiyle, ek süre vermeleriyle vs. mümkün olmuştu. Bir başka deyişle ben ve meslektaşlarım, bu ülkede, bağlı olduğumuz kurumlarda akademik çalışmalarımızı yürütmekte zorlanacak denli yıpratılırken, yüzünü bile görmediğim, binlerce kilometre ötedeki tabiri caizse “elin insanı” bir akademik çalışmayı tamamlamam için yüreklendirdi beni. Üstelik kurum görevlendirmesi dışında ve mali olarak desteklenmeksizin geldiğimi öğrendiklerinde, konferans katılım ücretini tarafıma geri ödediler. Nasıl hissettiğimi tahmin edebilirsiniz değil mi: Bir vatansız gibi!

O arada Rektörlüğe verdiğim “işleme itiraz, işlemin geri alınması ve görevlendirmemin yapılması” ile “işlemin dayandığı gerekçenin tarafıma bildirilmesi” konulu dilekçelerime yanıt alamadım. Konuyla ilgili olarak telefonda, yaklaşık iki ay sonra konuştuğum memurlar ise, mahcubiyetle, “konuyu bildiklerini, ama Rektörlükten talimat olduğu için dilekçelerimle ilgili işlem yapılamadığını” belirttiler. Benim bir yurttaş olarak da bir çalışan ve Kamu Yönetimi Bölümü mensubu bir akademisyen olarak da, bir dilekçeye “talimat üzere” işlem yapılmamasını anlayabilmem de açıklayabilmem de olanaklı değil. Sonra ve hâlâ bu gibi şeyleri derslerimde nasıl anlatabilecektim ki ben?.. “Bakın sevgili arkadaşlar, bu anlattıklarımın pratikte hiçbir değeri yok!” diye mi?.. Bakmayın, uzun bir süredir bu samimiyetsiz duyguyu yaşıyoruz zaten biz derslerimizi yaparken… Ben üç yıl boyunca, yerel yönetsel süreçlere katılım vb. gibi konuları, yıkıma uğratılan Yedikule Bostanları’nda bizzat ilçe belediye başkanının basın danışmanı tarafından arkeolog bir meslektaşımla birlikte saldırıya, takip ve tacize uğramış bir insan olarak anlattım, ötesi var mı? Ne diyebilirdim öğrencilere, “katılmayın, katılmaya kalkarsanız saldırıya uğrarsınız” mı? Ne diyebilirdim, “Belediye başkanı olursanız basın danışmanınızı mafyatik mesul olarak görevlendirme yetkisini haiz olacaksınız” mı? Sonra o belediye başkanı, bana bir geçmiş olsun demeyi elbette aklının ucundan geçirmeyen Üniversite yönetiminden fahri doktora aldı… Özetle, evet, 11 Ocak’tan önce de harika koşullarda ve yabancılaşmadan azade çalışmıyorduk biz…

Bütün bu baskıcı ve yıldırıcı ortamdan biraz uzaklaşmak için, biri iki aylık biri bir aylık olmak üzere iki yurtdışı burs kabulü almıştım. Üstelik araştırma alanımla ilgili akademisyen ve kuruluşlarla bağlantılar kurmuş, misafir araştırmacı davet mektubu almıştım, bütün hazırlıklar yapılmış, bu süreçte benden başka onca insanın ve kurumun emeği geçmişti. Bunlara ilişkin görevlendirilme talebim, sırasıyla 18 Temmuz 2016 ve 15 Temmuz 2016 tarihlerinde Rektörlük tarafından yine gerekçesiz olarak uygun bulunmadı. Uygun bulmamamın o arada ilan edilmiş OHAL ile hiçbir ilgisi yok. Ve yine, söz konusu görevlendirmeme kararlarının akademik ya da idari bir gerekçesi olamaz. O kadar ciddiyetsiz ki bazı şeyler, bana “görevlendirmenin uygun görülmediği”ne ilişkin yazı, bir de OHAL’den sonra, “görevlendirmenin iptali” konu başlığıyla geldi!…

21 yılı aşkın mesleki hayatım boyunca yurtdışında akademik amaçlarla geçirdiğim en uzun süre, 15 Ocak-8 Nisan 2005 tarihleri arasında, hak kazanmış olduğum British Council Chevening Scholarship Award ile University College – Londra’da geçirdiğim 3,5 aydır benim. O zaman Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mensubuydum. “Sen derslerden, buradaki sorumluluklarından çok uzak kalmışsın” da diyemezler yani bana. Yıllarca herhangi bir uzun süreli yurtdışı imkândan yararlanmamış olmamın sebebi de küçücük bir anabilim dalı olmamız ve toplamda 4-5 lisans ve lisansüstü programa katkıda bulunuyor olmamızdı.

Bu görevlendirmemelerin, “göreve uygun bulunacak nitelikte olmamakla” da bir ilgisi olamaz. Haziran ayında, doktora ve yüksek lisans giriş sınavlarında “imzacı kontrolü” yaptırıp onları jüriden çıkarttırmayı uygun bulan Rektörlük, aynı kontrolü örneğin akademik teşvik almaya hak kazananların listesi üzerinden yapsaydı, bulunduğum Fakülte’de akademik teşvike hak kazanmış 16 öğretim elemanı arasında olduğumu ve ikinci sırada bulunduğumu görecekti. Tek başına bu, bir ölçü olmamakla beraber, zira haklı olarak birçok meslektaşımın da akademik teşvike tenezzül etmediği için başvurmadığını ve içeriksiz bir puanlama sistemi üzerinden akademik değerlendirme yapmanın zaaflarını da biliyorum. Lâkin kendi standartlarına dahi uygun hareket etmedikleri ortada!

Ardı ardına gelen bu üç gerekçesiz görevlendirmeme işlemi, beni sadece maddi değil manevi zarara da uğrattı ve aylardır süren bu tuhaf dansı edecek halim daha fazla kalmadı. Üstelik gerek burs sağlayan ve konferans örgütleyen kurumlara, gerek araştırmam için bağlantı kurmuş olduğum araştırmacılara ve kuruluşlara, bu akademik teamüllere aykırı durumu izah etmek zorunda kalmak, beni utanç içinde bıraktı. Çalışanı olduğum kurum dolayısıyla daha fazla zor durumda kalmak, mahcup olmak, yıpranmak istemedim ben. Yaşadıklarım, bundan böyle, mesleğimi sağlıcakla icra edebileceğim koşulların ve bir Üniversite idaresinde olması gereken akademik faaliyetleri kolaylaştırma ve desteğin namevcut olduğunu bana gösteriyordu.

Son olarak söylemek istedikleriniz?

Söylenecek şey çok… Yıllar boyunca yazıp çizeceğimiz, ileriki kuşakların anlamaya çalışacağı bir sürecin içinden geçiyoruz. Bu hikâye sadece benim hikâyem değil. Bu anlatılan, Horace’ı analım, “senin hikâyendir.” Mesela, ilk aylarda, iki diğer imzacıyla birlikte beni de bir uluslararası konferansın bilim kurulundan çıkaran, lisanstan arkadaşım olan şimdinin Aksaray Üniversitesi rektörünün hikâyesidir. Mesela o dışlanmayı bilip de sessiz kalan diğer meslektaşlarımızın hikâyesidir. Mesela koridorlarda karşılaştığımızda neredeyse ölü taklidi yapan bazı meslektaşlarımızın hikâyesidir. Bütün bunlara sessiz kalan öğrenci ebeveynlerinin hikâyesidir. Bu, ne yazık ki, şimdiki ve gelecekteki üniversite öğrencilerinin giderek çoraklaşan, kaygılı, tedirgin bir ortamda öğrenim görecek olmalarının hikâyesidir. Bu, kuşaklar boyunca hasarları ne yazık ki zor tamir edilecek bir akademik çöküş hikâyesidir. Bu, muhabbeti inciten bir “Yeni Türkiye” hikâyesidir…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s