Diyarbakır’da “güneş gözüme deği…” (21 Mayıs 2006, Radikal İki)

Ayten Alkan

13 Mayıs’ta Diyarbakır’da “Göçün Kadınlar Üzerine Etkileri” araştırmasının sonuçlarının tartışıldığı bir sempozyum düzenlendi. Kasım 2005’ten bu yana Yerel Gündem 21-Kadın Meclisi, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (BŞB), BŞB Kadın Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi EPİDEM, Göç-Der ve Kalkınma Merkezi’nin ortak çabalarıyla yürütülen bu araştırma iki açıdan çok önemli:

Birincisi, Türkiye’de yerel siyasaların orada yaşayan insanların bilgisine yaslanarak oluşturulması geleneği yok. O siyasaları saptayıp uygulamaya koymaktan sorumlu olanlar, halihazırda yapılmış akademik çalışmalardan yararlanmaya da tenezzül etmiyorlar. Hal böyle olunca yerel siyaset ya bir teknisist meseleye dönüşüyor, ya elyordamıyla “doğru”lar bulunmaya çalışılıyor ya da en beteri, zaten güçlü konumda bulunan dar çıkar gruplarının talepleri belirleyici oluyor. Başka türlüsünün de mümkün olabileceğini ilk kez göstermiyor gerçi Diyarbakır’daki yerel yönetimler. Yoksul mahallelerde (Hasırlı, Ben U Sen ve Aziziye) 2003’ten bu yana açılan üç çamaşırevi de (ikisi daha yolda!) BŞB Kadın Sorunlarını Araştırma Uygulama Merkezi’nin (DİKASUM) Dicle Üniversitesi’yle ortaklaşa yürüttüğü bir alan yoklamasının ürünü olarak ortaya çıktı. Bağlar Belediyesi başkanı Yurdusev Özsökmenler de benzeri bir yaklaşıma sahip. 2005 yılında, imar planındaki iki boş yerle ilgili olarak Bağlar’da yaşayanlara danışıldı, “ne yapalım?” diye. Hanelerin %70’inin asgari ücretin altında bir gelirle ayakta kalmaya çalıştığı, işsizlik oranının %67 oranında olduğu 5 Nisan mahallesiyle ilgili yeni politikalar da yine bir saha çalışmasının peşisıra geliyor.

İkincisi, başka bütün alanlarda olduğu gibi, göçle ilgili olarak da cinsiyetsiz insanlardan bahsetmediğimizin ayırdında Diyarbakır’daki seçilmişler ve gönüllü örgütler. Başka her dinamik gibi göç ve yoksulluğun da kadınlar ve erkeklerce farklı tecrübe edildiği kavrayışı bu araştırmaya yön vermiş. Böyle bir cinsiyet-duyarlı perspektifin varlığının ilk göstergesi de değil bu araştırma. “Biz herkese eşit mesafede kamu hizmeti sunuyoruz, öyle kadın-erkek meselesi değildir bu, insandır insan” körlüğünün hakimiyetindeki yerel yönetimler evreninde DİKASUM gibi bir birime bünyesinde yer açan tek belediye Diyarbakır BŞB. Yine Kayapınar Belediyesi’nin başlattığı, giderek öteki alt-belediyeler ve BŞB’ce de benimsenen bir kurum politikasıyla toplu sözleşmelere, “kız çocuklarını okutmayan çalışanlardan eğitim yardımının kesilmesi, aile içinde şiddet uyguladığı saptanan çalışanların ücretlerinin yarısının şiddet gören aile üyesine teslim edilmesi” gibi “özel” denen alanı kamusal müdahale konusu yapan hükümler eklendi. Kamusal düzeyde neyin meşru neyin gayri-meşru görüldüğünün ifadesi açısından çok değerli bu tür uygulamalar; tıpkı BŞB’nin hemen yanındaki Şemse Allak Parkı gibi (unutmadınız değil mi Şemse’yi? “Namus, töre” diye canından ediliveren kadınlardan biriydi…)

Diyarbakır’da 1000 kadına düşen çocuk sayısı 610. Çıplak gözle dahi farkedebiliyorsunuz zaten, buranın tam bir çocuklar ve gençler kenti olduğunu. Kapkaç ve çocuklarda madde bağımlılığı gündelik yaşamın hakim bir motifi haline gelmiş. İlginç bir biçimde araştırmada görüşülen kadınların %70’i hanehalkı harcamalarında söz sahibi olduğunu söylüyor; çünkü çocuklarını kendileri gönderiyorlar “iş”e ve çocuklar da “hasılat”ı anneye teslim ediyor bu yoksulluk yuvalarında. Öğretmen bir arkadaş, görüştüğü annelerden birinin, “bunu yapmazsam kendimi satmaktan başka çarem kalmayacak” dediğini anlatıyor. Aynı arkadaş, öğrencilerinden birine “ahır kokuyor” diye arkadaşlarının uzak durduğunu, bunu kırabilmek için sık sık “ahır kokan” çocuğa arkadaşlarının önünde sarıldığını söylüyor…

Yerinden edilmiş insanların (nitekim araştırma, başta gelen göç nedeninin %36’yla köylerinin yakılıp yıkılması olduğunu gösteriyor) yaşadıkları çöküntü alanlarında “ev”lerin önemli bir bölümünde hayvanlarla iç içe yaşanıyor. Yine araştırma, kadınların %67’sinin gündelik yaşamında Kürtçe’yi kullandığını gösteriyor; ancak dört kadından biri hem Türkçe hem Kürtçe konuşabiliyor. Bu kadın nüfusta okumaz-yazmazlık oranının %76 olduğu da dikkate alındığında (nitekim Diyarbakır’da okuma yazma bilmeyen 341 bin insanın 248 bin’i kadın), göç ettirilmenin kadınlar için nasıl bir yalıtılma, dilsizleşme, hareketsizleşme, erksizleşmeyle sonuçlandığını anlamak zor değil. Öte yandan, yaygın bir hane-içi şiddet var ve şiddet gören kadınların %19’u eşinden korktuğu, %11’i ne yapacağını bilmediği için hiçbir başvuruda bulunmadığını söylüyor. YG-21 Kadın Meclisi dönem sözcüsü, bir gün, arkadaşlarıyla kavga edip duran bir öğrencisine “neden yapıyorsun bunu” diye sorduğunu, çocuğun, “babam annemi dövüyor, annem beni, ben de arkadaşlarımı…” yanıtını verdiğini, öğretmeni “yaptığın yanlış ve kötüdür, üzülmüyor musun” diye sorduğunda, “üzülüyorum, ama kendimi güçlü hissetmem için dövmem lazım onları” dediğini anlatıyor. Güç mücadelesi ve şiddet bir sarmal. İşin fenası, çatışmaların yeniden alevlendiği bu dönemde hane-içi şiddet toplumsal kavrayışın lanetli “önemler skalası”nda yeniden ikinci plana kayma eğilimi gösteriyor.

Gün be gün bin türlü travmanın yaşandığı, önceden yaşanmış travmaların da apaçık yaralar halinde orada durduğu bir iklimde, “can çekişen, hayat damarlarını kurutmuş bir şehir” bekleyebilirdi insan. Oysa, iyileşmek ve iyileştirmek için çırpınan, her şeye rağmen güne, güneşe ve geleceğe asılan bir irade var Diyarbakır’da. Araştırma sempozyumuna, “oralarda” alışkın olmadığım kadar az bir katılım vardı. Meğer aynı gün beş farklı etkinlik daha varmış, ondanmış. Belediyelerin sanat atölyeleriyle, köylerde gezen film gösterimleriyle, üç tane kadın emek değerlendirme kooperatifiyle, kültür ve sanat merkezleriyle, Bağlar Kardelen Kadın Evi’yle, geniş ve etkin kadın platformuyla… durmuyor, hareket ediyor bu şehir: ne zaman geleceği belli olmayan “aydınlık günler”e bugününü kurban etmemek için direniyor.

14 Mayıs Pazar “anneler günü”ydü. Bu bir günlüğüne olsun acıları yarıştırmanın ikiyüzlü hoyrat gafletinden vazgeçilebilseydi eğer, bütün ülke utancından sessizliğe gömülürdü; tıpkı konukevi meydanında sessizce oturarak bu günün kendileri için ne anlama geldiğini gözleriyle, siyahlar giyinmiş bedenleriyle anlatan Diyarbakırlı kadınlar gibi… Tıpkı biri 10 öteki 7 yaşında “kaza kurşunu (!)”na kurban giden Abdullah Duran ve Enes Ata’nın ebeveynleri gibi…

Oysa, Uğur Kaymaz adına bir anıt diken bu şehir, bu iki ölü çocuğa da 6. Uluslararası Çocuk Festivali’ni adıyor işte. Sur Belediyesi’nin (hani başkanı hakkında, belediyelerin çok dilli hizmet vermelerini savunduğu için dava açılmış bulunan belediye!) düzenlediği dört günlük bu festival, yaşam ve dil düşmanlığına inat dört dilli bir festival. Abdullah ve Enes’in yaşıtlarının belediye atölyelerinde üretip konukevinin sergi salonunda heyecanla sundukları heykeller arasında bir de yere yüzü koyun serilmiş “ölü çocuk heykeli” var: Ölüm gibi vefa da bu çocukların zihinsel evrenlerine sağlamca yerleşiyor… Uğur, Abdullah ve Enes yaşasalardı, “en sevdiğim nesne” projesinin yaratıcılarından 10 yaşındaki Hasan Uğurlu’nun sergi salonuna astığı şapkasının yanına en sevdikleri bir şeyi ekleyeceklerdi elbette. Hasan, “şapkayı çok seviyorum” diye yazmaya başlamış en sevdiği şeyin yanına. Bu ilk cümlenin ardından, besbelli heyecandan daha bir kendileşerek, “güneş gözüme deği” demiş, “mende şapka giyiyem. Annem bana aldi. Şapka çarşida aldim. Ben bu şapkayı bir milyona aldım. Onu çoktan almışam eski olmuş helede seviyem. Bu şapkayı ama herkese gösterdim…”

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s