Entelektüel Au Pair’ler… (30 Nisan 2006, Radikal İki)

Ayten Alkan

Başlık Valerie Hey’in 1997 tarihli bir çalışmasından alıntı. İngiltere başta olmak üzere Anglo-Sakson üniversiter yapıda 1980’lerin başlarından bu yana akademik kadro içinde oranları hızla artan sözleşmeli araştırmacıların konumunu tanımlıyor Hey bu ifadeyle. Bugün Türkiye üniversitelerinin akademik kadrosunda en büyük yüzdeyi oluşturan araştırma görevlileri rahatlıkla üstlerine alınabilir. Çünkü üzerinize afiyet, pek güzel uyum sağladık “uygar” dünyanın akademiye nüfuz eden neo-liberal siyasetlerine. Ve her neo-liberal siyaset bileşeni gibi bu da “altta kalanın canı çıksın” diyor.

Altta kalan: yani “araştırma görevlileri”, yani “80 öncesinin asistan’ını tuttunuz ‘araştırma görevlisi’ –bu da ne demek?- yaptınız, inadımız inat biz yine de asistan diyeceğiz kendimize” şarkısını terennüm eden “yardımcı öğretim elemanları”, “genç akademisyenler”, “33üncü maddeliler, bir de 50/D’den olanlar, ha bir de 35’likler”… Ne çok sıfatımız var, ne çok adımız… Bu denli çok nitelemeye sahip olup yine de tanımsız olan, böylesine yok hükmündelikle muzdarip, -haydi daha da ileri gideyim- emeğine türlü biçimlerde el konan, çalışma güvencesi, yeterli ücret, mesleki ilerleme gibi temel hakları gaspedilen, nitelikle ödüllenme arasındaki uzaklığın dipsiz bir uçuruma dönüştüğü bir başka mesleki kategori var mıdır bilemiyorum. Benim aklıma olsa olsa “ev kadınlığı” geliyor. Eh, zaten de yoksulluğun kadınlaşması gibi, akademik kadro ve faaliyetin de kadınlaşması bir rastlantı olmasa gerek.

O şarkıyı terennüm ettik yıllarca 80 kıyımına ve YÖK’ün kuruluşuna tepki olarak, mesleğin başında olma konumuyla en ehli olma arasında bir süreklilik, işbirliği, dayanışma olduğunu   ısrarla vurgulamak için bir de, “asistan” dedik kendimize. Sonra baktık, iktidar ağı yalnızca devletten doğru örülmüyor: gördük, Foucault’nun dediği gibi, “iktidar her yerde; her şeyi kapsadığı için değil, her yerden geldiği için…” Salt asiste etmekle mi tanımlanıyordu mesleki etkinlik alanımız? İki arada bir derede, bilgisayarsız odalarda (çünkü bilgisayarlar kıdemli ve “hakiki” hocalara veriliyordu) devşirdiğimiz, aman kitaba dönüşsün de insanlara ulaşsın diye çırpınıp durduğumuz tezler, girdiğimiz “boş” dersler, okuduğumuz tomar tomar sınav kağıtları, aman bu birikimi aktaralım keza bilgi dönüştürücüdür diye mekik dokuduğumuz toplantılar, asgari ücretin iki katı maaşlarla ödenecek kira ve faturaları düşünüp bir yandan öte yandan şizofrence devirdiğimiz saçımızın telleri kadar kitaplar… asiste etmek… bu muydu?

Biz bunları kumru kumru düşüneduralım (işimiz düşünmek ya!), her geçen yıl “daha da beteri varmış” dedik-ne yazık. 10 yıldan daha uzun bir zaman önce bas bas bağırdı aklı başında akademisyenler: Tabelasında üniversite yazan binaları pıtrak gibi saçamazsınız aklınıza esen her yere, bunun vebali büyüktür diye. Sayıları kaç oldu artık bilmiyorum, sinirim bozuluyor, saymıyorum, saymak da istemiyorum -gerçekliği sayıların, rakamların soğuk yüzüne bakarak ölçemeyeceğimizi farkettiğimden beri. Geçenlerde Abbas Güçlü’nün programında üst üste iki belediye başkanının “bir üniversitemiz yok hala, kurulsa beldemiz de kalkınacak” dediği kalmış aklımda yalnızca –kalkınmanın rakamları neleri siler, saymıyorum ben. Tam anlamıyla basiretsiz politik kararlarla açılan bu kurumlara “hoca” gerekli oldu elbette (yaaa, hiç aklınıza gelmemişti değil mi?!) Akademik etkinlikle yaşamını sürdürmek ve elbette “bir iş” isteğindeki “gençler” alındı buralara, hemen de “elit” üniversitelerin geçici kadrolarına yollandılar yüksek lisanslarını yapmak üzere; hiçbir kurumsal önlem alınmadan, hiçbir destek mekanizması sağlanmadan. Yukarıda 35’inci maddelikler dediğimiz arkadaşlarımızdır bunlar, genellikle onları “yetiştiren” fakültelerin koridorlarında rastlarsınız, çünkü çalışacak bir odaları yoktur (geçici olmayan kadrolardakiler de 3-4 kişilik odalarda çalışırlar zaten; bilgisayarlar gibi odalar da kıdeme göre teşrif olunur), tez yazdıkları sürenin önemli bir bölümünü o asgari ücretin iki katı maaşlarıyla kiralık ev arayarak geçirirler, geçici kadrosunda bulundukları kurumun karar alma mekanizmalarına katılamazlar ama mesela sınavlarında gözetmenlik yaparlar: yersiz yurtsuz entelektüel au pair’liğin pek muhteşem kanlı canlı örnekleridirler. Yeter ki, üniversitelerimiz memleketin her yerine ekonomik canlılık kazandırsın, e altta kalanın da kanı canı çıksın!

Sanmayın ki “kalıcı kadro”dakilerin hal-i pür melali daha parlak. Nitelik değil, nicelik farkı var. Göreli olarak güvenceli koşullar sunan 33’üncü maddeden Üniversiteye alınan son araştırma görevlilerinden biriyim, 90’lı yılların ortalarıydı. “Göreli olarak güvenceli” diyorum, çünkü pekala her yıl yenilenen sözleşmem için üstlerim tarafından olumlu görüş bildirilmeyebilir ve sözleşmem yenilenmeyebilirdi, “şans”lıydım yalnızca. Sonra çılgıncasına bir 50/D furyası başladı; doktoranı tamamladığın an “atılma”yı garanti altına alan (bu da birileri için “güvenceli çalıştırma” olsa gerek). Buna koşut olarak, “8 yılda tamamlamazsan doktoranı, seni de atarım” dendi. Aman canım, biri gider biri gelir, bu kadar da işsiz varken ortalıkta, hem ne işte, ne güzel, burslu öğrenci gibi… Efendim? Akademik ve bilimsel üretimde süreklilik mi dediniz? A a, kamu hizmeti için de mi aynı şeyi söylediniz? Ha pardon, devlet üniversitelerinde şey ediyor değil mi bu genç arkadaşlar? Ay ne münasebet, esnek çalışma, maliyetlerin düşürülmesi, serbest piyasa, rekabet, işyeri verimliliği filan?

Kabus burada bitmedi. Utanç verici üniversite-sanayi işbirliği tartışmalarını (kalkınacağız kalkınacağız, 10 yılda 15 milyon genç yaratıp sonra 15 milyonun her birine aslolarak eleştirel düşünmeden sorumlu olduklarını unutturacağız), yaz okulu özelleştirmelerini (e, öğrenci de bilgisiyle geçemiyorsa annesinin babasının parasıyla geçsin sınıfını), devletin vakıf üniversitelerine sunduğu mali ve herbir türlü desteği, hükümetin kendi yarattığı canavarla başedebilmek adına üniversiteyle ilişkili hayati karar ve düzenlemeleri ancak totaliter rejimlerde olabileceği kadar merkezileştirdiğini, bundan üç yıl kadar önce doçent ve profesörlerin maaşlarında iyileştirme yapılıp da 33, 35, 50/D vesairlerin es geçilmesini (trajikomiği, maaş iyileştirmesi için canhıraş kampanya yürütenler de bu vesairlerdi!)  filan geçiyorum şimdilik de kısa bir süre önce bütün bu lanetli dönüşümlerle organik olarak bağlantılı bir başka uygulama girdi devreye: Önce doktorasını tamamlayan araştırma görevlilerine ya da sıfatı her ne ise işte, onlara, “yardımcı doçent olmak için iki yıl bekleyeceksin” dendi. “E niye?..” “Hiç işte, bekleyeceksin.” Sonra, “yardımcı doçent olmak için bir yabancı dilde yayının olacak” dendi. “E niye ya, akademik üretim tarzları arasında, dahi üretimler arasında bir hiyerarşi mi olur böyle? Yani hani benim şu kadar kitabım, makalem, tebliğim, verdiğim şunca ders, aldığım ödüller, ucundan tuttuğum işler?..” “E canım yaz iki sayfa gönder işte, bunca şey yapmışsın, onu da yapman zor mu?” “Yahu, niye? Benim mesleki sorumluluk önceliğim bu değil ki, hem bırak akademik jüriler karar versin buna, onlar test etsin beni, akademik üretimimi…” “E çünkü üniversitemizi dünyanın ilk 500 üniversitesi içine sokacağız! Uluslararası rekabete entegre olacağız! Profesör üzerinde hiçbir yaptırım gücümüz yok. Ol vakit, en alttakinin canı çıksın, canım üniversitem canım asistanlarım sayesinde bir pırlanta gibi parıldasın uluslararası camiada…” Mesele anlaşıldı, anlaşıldı da günlerden bir gün masalarımızın üzerinde buluverdiğimiz, “doktorasını tamamlayıp da üç vakte kadar bir yabancı dilde yayın yapmayan araştırma görevlilerinin sandalı baturula!” mealli duyurular iyiden iyiye tadımızı kaçırdı. Burada bitti mi sanıyorsunuz? Biraz daha sabredin: Tenzil-i rütbeler başladı ardından, başka her ne ederse etsin, yabancı dilde bir makalesi olmayan yardımcı doçentler öğretim görevliliğine tenzil ettirildi. Doçent ünvanlı ama araştırma görevlisi kadrosunda akademisyenler bir nazar boncuğu gibi ilişti araya. “Bu nasıl bir çalışma hukuku?” diye sorulduğunda, “işsizlik mi, tenzil-i rütbe mi?” diye yanıtlar verildi, fazla ve “edepsizce” ses çıkaranlara soruşturmalar ve dahi manevi tazminat davaları açıldı -“biz”im bütün maneviyat maddiyat zeminlerimiz ayaklarımızın altından kayıp giderken. Altta kalanın canı çıksın canı çıksın rütbesi çıksın hukuku çıksın!

Bundan yıllaaar önce nicedir görüşmediğim liseden arkadaşlarımla İstanbul’da bir yemekte buluşmuştum, 20-25 kişilik masada herkes büyümüş olmuş hayatlarını tokuştururken birbiriyle, “dilsiz” kaldığımı farketmem uzun sürmedi. “Koç’un elektrik mühendisliği işlerini yürütüyorum şimdi” diyordu biri, “of o ormanın göbeğinde dinlemediler ya yargı kararı filan, onca ağacın da canına kıydılar” diye sokurdanmam, “valla ben kesmedim” hafifliğine tosluyordu; “ay aşk olsun, sen mi aldın Kızılay’daki o cam bariyerlerin ihalesini” şaşkınlığım, “ben almasam başkası alacaktı” konformizminden ters dönüyordu; bir umutla şehir plancısı arkadaşıma döndüğümde (hani kamu yararı filan gözetirler ya) “Adapazarı’nın şurasından arsa alsınlar, değerlenecek oralar, şimdi yeniden imarını yürütüyoruz” gibi bir önerisini işitiyordum (99 depreminin ertesiydi); “e bankacılara zam yapıyorlarmış, niye bize yapmıyorlar?” naifliğim, “orada para var, siz de ne var?” şirinliğinde eriyordu… Israrla neden üç kuruş paraya devlet üniversitesinde çalıştığım, salak mı olduğum, neden hiç değilse özel üniversiteye geçmediğim soruları yöneltiliyordu bana. Gülümseyerek susuyordum artık ben.

Epeydir, “içeride” de dilsizim. Dilsiziz. O dışarısı, içerisi oldu. Binlerce insan reddettikleriyle ve reddettiklerinin, vazgeçtiklerinin onuruyla girmişlerdi içeri, kalmışlardı içeride. Şimdi bunca insanın onuruyla oynanıyor. Daha da beteri, üniversitenin geleceğiyle oynanıyor. Geleceğiyle oynanıyor, çünkü mutsuz ve yılgın, “üniversitenin geleceği” olması beklenen bunca insan. Kazıya kazıya, kazına kazına anlam zeminleri yaratmaya çalışıyorlar araştırmaları için, dersleri, öğrencileri, yazdıkları çizdikleri, birikimleriyle bilgileriyle katkıda bulunmaya çalıştıkları toplumsal hareketlilikler için. Oluşumuna hiçbir katkıda bulunmadıkları, tam tersine öyle olmasın için uğraştıkları, uğraşa uğraşa bi kaldıkları bir dizi karar, süreç, dayatma bu insanların hayatlarında patlıyor.

Mesleğiniz?… Ben işte ders veriyorum, kitap makale tebliğ filan yazıyorum, bazen bildiklerimi kullanıma sokabileceğim akademi dışı zeminler buluyorum, mutlu oluyorum öyle olunca, nereden çağırırlarsa gidiyorum anlatıyorum anlatıyorum, öyle de mutlu oluyorum, geçinebilmek için çeviri yapıyorum bazen, birkaç projede çalışıp para almışlığım da var, bazen ekstradan TUS LES filan gibi sınavlar oluyor, onlarda görev alıyorum bari kitap dergi parası çıksın diye… Bilmem, araştırma görevlisi diyorlar bana. Asistanım belki. “Bizim asistan” diyenler de var. Doktor ünvanını aldığımdan bu yana akademik kurul toplantılarına da katılabiliyorum yani. Hani akademisyenden de sayılıyorum artık. Öğrencilerim “hocam” derler… Sahi, kimim ki ben ama? Adım bile… Ne?… Ah pardon, altta mı kalmışım? Sesim duyulmuyor mu?

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s