“Evrensel Şehir”de Feminizmi Yeniden Düşünmek (11 Mayıs 2006, Bianet)

Ayten Alkan

İsminden menkul, evrensellik iddiasındadır üniversite. İlişkilendirebileceğimiz bütün kavramlarıyla birlikte: başta bilgi olmak üzere nesnellik, yansızlık, kapsayıcılık, genelgeçerlik, açıklayıcılık, yöntem, kuram…

Her şeyden önce, son 100-150 yıla gelene değin, insanlığın yarısının kendisinin de bilgisinin de bu evrende “yok”luğunun üzerini örter söz konusu iddia. 1, 2, 3, … diye geriye doğru bir solukta sayabileceğimiz kadar yakın bir geçmiştir bu. O bir solukluk mesafede ünlü kitaplıklarda saklı elyazmalarına kadın eli değmiyor, üniversite binalarının merdivenlerine kadın ayağı basmıyordu daha, dersliklerde kadın sesi duyulmuyordu.

Sözünü ortak söze katmak, entelektüel ve akademik yaşama katılmak için kazınıp duran kadınlar içinse kırk katır mı kırk satır mı niteliğinde seçenekler mebzul miktardaydı:

Kapasite, yetenek ve arzularıyla çıldırabilirlerdi mesela… Biliriz o tuhaf büyücü kadın hikayelerini değil mi?.. Sonsuza değin susan, kendini suskunluğa boğan kadınları da biliriz? Şimdi bile… En yakınımızda bile…

Olmadı avlanıp yakılırlardı. O çirkin ve korkunç cadı hikayeleri de hiç yabancı değil, değil mi?.. Hala zeki ve eyleyen “fitne fücur” kadından böylesi korkulması neden? Şimdi bile? Yanımızda yöremizde bile…

Daha akıllıca davranıp bir de sınıfsal açıdan avantajlı olanları, dört duvar arasında yazıp çizip adlarını değiştirerek dolaşıma sokarlardı ürettiklerini. Currer Bell, George Eliot, George Sand misali… (Yalnızca besbelli bir edebi kitsch olduğu için değil, yazarı kendini J.K. Rowling diye kısaltarak sakladığı için de okumuyorum öfkeyle şu Harry Potter serisini: Yayıncısı öyle öğütlemiş başlangıçta, …… adında bir kadın yazarın fantastik edebiyatının satışı riske edeceğini söylemiş. Eyvallah J.K. Rowling ve bütün kendini saklayan kadınlar; bu kadar kat edilmiş yol, çıldırmış yakılmış kitaplıkların üniversitelerin yayınevlerinin kapılarından dönmüş sayısız kadının ruhu yüzünüze gözünüze dursun!)

Bunlar kırk satırlardan bazıları. Bir de kırk katırlar var; bilginin, kamusal tartışmaların, kitaplıkların efendileriyle daha keskin patriyarkal pazarlıkları zorunlu kılan: Eski Yunan kentlerinde erkekler arası tartışma toplantılarına katılabilen kadınların, yalnızca hetereler olması gibi, 16. yüzyıl Avrupa kentlerinde kitaplıklara girme ayrıcalığına sahip olan kadınlar da kortizanlardı: saraylı fahişe ya da kibar fahişe diyebileceğimiz kadınlar, bizdeki harem kapatmalarının Avrupai karşılığı. Kortizanlar, bu konuma ulaşabilmek için hem bedensel hem de entelektüel anlamda çok sıkı bir eğitimden geçirilirlerdi: bir yandan edebiyatın öte yandan da oral seksin inceliklerini öğrenirlerdi… Yıllar önce izlediğim bir filmde (A Destiny of Her Own – 1998), 16. Yy. Venedik’inde yaşamış bir kortizanı canlandıran Catherine McCormack, kortizan olmayan bir başka kentli kadına, “ikimiz de kafes içinde yaşıyoruz. Yalnızca benim kafesim biraz daha geniş” diyordu. Nitekim filmin sonunda Veronica engizisyon mahkemesine çıkıyor ve ona erkekler dünyasından özgürlük ödünç veren bütün ”suç ortakları” susmayı yeğliyorlardı… Patriyarkal pazarlık hep böyle fena halde risklidir… (Henüz geçen yıl Konya Milli Eğitim Müdürü’nün “öğrenciler streç pantalonlu öğretmenden tahrik oluyor” buyurmasıyla, ardından da “kadın cinsel nesne değildir” çıkışı yapan kadın öğretmen hakkında soruşturma  açılmasıyla ne alakası vardır bu kortizanlar, hetereler hikayesinin, buyrun hep birlikte düşünelim…)

Bu işte bir yanlışlık var!

Böyle sancılı bir tarihin peşinden geliyor işte kadınların o “evrensel” şehrin surlarını aşıp içeri girmeleri. Önceleri kadınların “eğitim hakkı”nı kazanmaları, kamusal / kurumsal bilginin doğrudan yararlananları ve ona -bu kez adlarını saklamak zorunda kalmadan- katkıda bulunanları konumuna gelmeleri kolayca hazmedilen bir şey olmadı elbette. 20. Yüzyıl başında yapılmış dünya kadar “bilimsel” araştırma var: Koleje devam etmenin kadınların üreme organlarına nasıl zarar verdiğini filan “ispatlayan”!..

Üreme organları zarar gören (!) kadınlar ısrarla yollarına devam ettiler. Ettiler de, oluşumuna hiçbir katkıda bulunmadıkları bir yapıya eklemlenmenin aynı zamanda ziyadesiyle yabancılaştırıcı olduğunu keşfetmeleri de çok zaman almadı. Devletlerin, komutanların, askerlerin, büyük adamların tarihinde bir şey bir şey, yüce Lilith, bir şey eksikti!.. Vajinayı içeri doğru bir penis olarak resmedip tanımlayan anatomide bir sakatlık, klitoral orgazm olan kadınların olgunlaşmamış, penis kıskançlığı çeken zavallılar olduğunu söyleyen klasik psikanalizde arıza yaratan bir efekt vardı!.. Ev içi emek süreçleriyle yemin billah ilgilenmeyen iktisadın sakladığı, cinsel sözleşmenin nasıl bir iktidarı garantilediğini mesele edinmeyen siyasetbilimin söylemediği, “ev coğrafyanın neresindedir, kadın kentin neresinde”yi yanıtlamayan şehirciliğin sustuğu, koca dayağı ve tecavüzünü mesele edinmeyen hukukun körleştiği…

“Men in history , Men and the city” gibi başlıklı kitapların “ben”i değil de hakkaten “men”i anlattığını keşfetmek uzun sürmedi dolayısıyla. Feminizmin / feministlerin kendisi kadar feminist bilgikuramı ve yöntembilim tartışmalarının da akademiyaya taşınması bu körlükten, yokluktan, en iyi haliyle ikincilleştirilmeden, “bilgi”nin, disiplinlerin erilliğinden kaynaklıydı işte. Ve çok değil, 1970’lerde sistematik olarak üniversite içinde kadınların tarihi, psikolojisi, anatomisi, coğrafyası, edebiyatı,… bir yandan yazılmaya bir yandan kemikleşmiş ders programlarını dürte dürte anlatılmaya başlandı. Fatmagül Berktay, “kadınlar için,” der, “tarih 1970’lerde başlar.” Varın “tarihöncesi” ne demek, yeniden düşünelim.

Üniversite’de feminizmin geldiği noktada söylediği en köktenci şey de budur aslında: Her şeyi, bir kez daha, yeniden düşünelim.

“Ekleme”nin ötesinde…  

Çünkü mesele, basitçe, “kadınları eklemek, kadınların bilgisini eklemek”ten ibaret değildir. Puzzle’ın yeni bulunan parçaları boş kalan yerlere oturmamakta, illa ki öteki parçaları oynatmaktadır. Eklenen her bilgi mevcut disipliner tanımlara, mevcut kuramsallaştırmaların sormayı yeğlediği sorulara, mevcut araştırma yöntemlerine… meydan okumaktadır. Feminizmin akademiye taşıdığı sorun, gözden kaçan bir şeyin – kadın ya da toplumsal cinsiyet ilişkileri başlığının- toplum kuramına nasıl ekleneceği sorunu değildir; bir “ben de ben de – izm” meselesi değildir. Nicel ya da nitel araştırma yaparken soruları nasıl hazırladığımızdan (“çalışıyor musunuz?” diye sorduğunuzda köleler gibi çalışan bir dolu kadın “çalışıyorum” demez işte!) insan hakları ihlallerini nasıl tanımladığımıza (İnsan hakları il kurulunda bir müddet görev yapan bir hukukçu meslektaş, “saçma sapan meseleler geliyor, kadın kocasından dayak yiyip geliyor mesela” deyivermişti bir gün!), bakma yöntemlerimiz kadar baktığımız yerlerle ilgili yeğlemelerin kendisinin salt bilimsel değil, aynı zamanda ideolojik olduğunu asla unutmamaktan (toplumsal yeniden üretim dediğimizde hala devletin sağladığı ya da sağlamadığı hizmetlerden mi bahsediyoruz salt, ya da çalışma deyince bildik anlamda işyerlerine mi bakmakla yetiniyoruz?) kullandığımız analitik araçların cinsiyetler açısından nötr mü olduğunu sürekli olarak sorgulamaya (allah aşkına biri de söylesin bana, ev kadınlarının “sınıf”ı nedir?)… kadar bir dolu “dön bir yeniden bak” daveti çıkarır.

Rezerve alanlarda kendi kendine konuşmak…

Bu davet açık bir davettir. Ve fakat, icabet edeni azdır. Türkiye’de, geniş kapsamlı (çok-katılımlı) akademik etkinliklerde aşağı yukarı bir on yıldır gelişen bir organizasyon yöntemi var mesela – yalnızca bu tür toplantılarda değil, meseleye yer veren raporlarda, kitaplarda ve dahası örgütsel yapılarda alışkın olduğumuz “çocuklar, yaşlılar, engelliler ve kadınlar” tarzı bir şey. İyi niyetli gibi görünen (“yer ayırıyoruz işte, bir köşecik, orada kendi kendinize konuşun…”) bu kategorileştirme gerçekte cinsiyetçi ideolojinin belli başlı araçlarından birkaçına birden işaret eder: Serpil Sancar’ın ifadesiyle, “asıl ve sorunsuz özne”nin dışında kalan, “normdan sapan herkes”in bir bileşeni olarak tanımlama, “sorunlu özne” durumunda görme, ikincilleştirme, kıyıya itme… Üniversite’de kadın / cinsiyet çalışmalarının genel yapı içinde yerleşti(rildi)ği konum da en iyi haliyle böyle bir yerdir işte.

Akademik tartışma çağrısına karşılık vermeye gönül düşürmek, öne sürülmüş yeni ve sarsıcı “buluş”lar karşısında kendi kavram setlerini gözden geçirmek gibi “bilimsel” bir  sorumluluğu yerine getirme yükünü taşımak bir yana, dosdoğru yontulmamış erkekliklerin devreye girişi dahi mevcut “akademik kültür iklimi”nde kaçınılan, utanılan bir davranma tarzı olmayabilmektedir. Bir kadın çalışmaları öğrencisi, demokratlığı ve insan hakları konusundaki hassasiyetiyle tanınmış koskoca bir akademisyenin “ha ha, demek sen de türk karı kuvvetlerindensin” taciziyle burun buruna kalabilmekte, cinsiyet asimetrisini merkezine alan bir araştırma, “eveet, ben bu karı kız meselelerinden anlamam ama…” diye söze başlanarak kahvehane kokusu tartışma salonlarını sarabilmekte, akademisyenlerin elektronik tartışma listelerinde “aman canım, erkekler kendi aralarında böyle konuşurlar zaten” minvalli hafifletici sebepler öne sürülebilmektedir. Türlü çeşitli akademik şiddet yaratıcılıkları yani… Eh, “cinsiyet lehçesi”nden kaçabilmek için o cinsiyetten dolayı zarar görmüş olmak gerekir, kolay değildir erkeklikten de lehçesinden de kaçmak: yeniden kurmak gerekecektir çünkü, dünyanın ennnn zor işi. Alışılmışın sığ sularında çırpınmak elbette daha konforludur, “espri” yaparak geçici esrimelerle şişinmek… Zincirlerden başka yitirilecek çok şey vardır.

Sınırlara dayanmak, yeni ufuklar aramak…

İşte tam da bu noktada, umut vaadeden gelişmeler de var. Birçok akademik belirti, yeni ve zenginleş(tir)ecek bir dönemin eşiğinde olduğumuza işaret ediyor. Zincirlerinden başka yitirilecek şeylerini yitirmemeye çalışmaktan çok yorulmuş, çoğunluğu “genç” olan kimi erkek öğrenciler ve akademisyenler “kendileri”ni konuşmaya, araştırmaya, yazmaya başladılar. Çok yakın zamanlara değin, Türkiye’de kadınlar, hem kadınlar ve kadınlık üzerine, hem erkekler ve erkeklik üzerine yazıp çiziyordu. Akademi dışı zeminlerde ve dillerde erkeklerin kadınlar üzerine konuşması (laf etmesi) da az rastlandık bir durum değildi. Eşcinsel hareketin çok büyük ölçüde akademi dışında oluşturduğu çarpıcı birikimi bir yana bırakırsak (aslında eşiği zıplatan da bu birikim oldu), eksikliği çekilen, erkeklerin erkekler ve erkeklik adına konuşmasıydı. Anlaşılır bir durum elbette: egemen, kendi adına konuşur mu?..

Oysa egemenlik, muktedirlik benliği ezer çoğu durumda. Belli ki bu ezilme dayanılmaz bir hale geldi. Erkeklik krizi denen de biraz böyle bir şey işte. Yüzleşme, ikirciklilikten kurtulma ertelenemez bir gereklilik noktasına geldi, nasıl derler, nesnel koşullar bunu dayatıyor. Kendini anlamaya çalışmak, kendiyle sorun yaşamaktan kaynak alır. İşte bu sorunu yaşadığını “itiraf” eden erkek araştırmacılar yeni ufukların peşinden gidiyorlar şimdi. Kadın çalışmalarının cinsiyet çalışmalarına evrilmesinde, biraz belki yorgunluktan kurtulmasında, akademik anlamda gerçek muhatapların ses kazanmasında, bilginin bir kez daha yeniden tanımlanmasında önemli bir moment…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s