“Dünyanın Bütün İşçileri Çoraplarınızı Kim Yıkıyor” (Şubat 2010, Mesele Kitap Dergisi S. 38)

Röportaj: Özgür Sevgi Göral

  • Türkiye’de artık kadın çalışmaları, feminist çalışmalar kısmen yayılmış durumda ve önemli bir birikim de oluşturdu. Bu böyle olmasına rağmen mekânın, toplumsal cinsiyet rejiminin ve toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl karşılıklı olarak birbirlerini kurdukları ve yeniden ürettikleri üzerine çok da geniş bir külliyat yok. Öncelikle bunu neye bağlıyorsun?

Yalnızca Türkiye’de değil, Batı’da da cinsiyet asimetrisine ilişkin tartışmanın mekânı analiz konusu yapan şehircilik, coğrafya, kent planlaması gibi disiplinlerin göreli yerleşik bir bileşeni haline gelmesi oldukça geç bir dönemde, ancak 1980’lerde. Bundan on yılı aşkın bir zaman önce mesele üzerinde kafa yormaya, sorular sormaya, o sorulara yanıtlar aramaya başladığımda fark ettiğim ilk şeylerden biri, biraz da hüsranla, şimdi senin yaptığın bu saptama olmuştu. Kaldı ki on yıl öncesinin literatürü, şimdi olduğundan da çoraktı. Kazına kazına ulaşabildiğim hemen hemen bütün çalışmalar Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da üretilmişti. Biraz daha kurumsal olmayan yerel siyaset alanına, yerel toplumsal hareketlere vb. baktığımda Latin Amerika’da yapılmış çalışmalara da rastlıyordum. Bu gecikmişliğin ve göreli seyrekliğin, hem mekân çalışmalarının hem de feminist çalışmaları -daha geniş anlamda cinsiyet çalışmalarını- da içerecek biçimde sosyal bilimlerin akademik ya da teorik seyriyle ilgisi var. Mekân çalışmaları yanından bakacak olursak, bir kere, 1970’lere gelene kadar mekân çok büyük ölçüde teknik, apolitik, yansız, nesnel olduğu iddia edilen bir bakış açısından ele alınıyor. Büyük ölçüde matematiksel bilgiyle ulaşılabilecek bir Kartezyen mekân kavramsallaştırması. Hatta Descartes’ın bedeninden koparıldığı ölçüde, Newtoncu bir mekân anlayışı bile denebilir buna: Dışsal herhangi bir ilişkiden bağımsız, mutlak, özsel, tamamen fiziksel. Doğa kanunlarının keşfi gibi mekânsal kanunların keşfine yönelen bir paradigma bu. Hâlâ, başka yerleri çok iyi bilmiyorum, Türkiye’de, şehir çalışmalarında rahatlıkla ve bolca, örneğin, “çöküntü alanları sosyal düzen bozukluğu üretir” gibi iddialarla karşılaşabiliyoruz. “Güneydoğu bölgesinin azgelişmişliği”nden ya da “Doğu sorunu”ndan bahsetmek de ya da şehrin suç haritalarını çıkarmak da aynı paradigmanın uzantıları. Meselenin adını “kadın sorunu” diye koymak ne kadar ve neden sorunluysa, “mekânsal sorunlar”dan bahsetmek de o kadar ve benzeri nedenlerle sorunlu. Mekânın toplumsalla ilişkisinin altını kalınca çizenler, bu mekân fetişizmi ezberini bozanlar yeni-Marksistler oldu 1970’lerde. Lefebvre, mekânın toplumsal olarak üretildiğini söyledi. Şimdi kulağımıza ne kadar sıradan geliyor, ama o zaman için devrimci bir lâftı bu. Keza Harvey o bilindik “mekân nedir” sorusunun yerine, “farklı insan pratikleri farklı mekân kavramlarını nasıl yaratır” sorusunu koydu. Mekânın bir şey olarak değil de bir süreç olarak ve toplumsal ilişkilerle  etkileşimi içinde analiz edilmeye başlandığı paradigmatik sıçrayış buydu. Dolayısıyla, yeni Marksistlere gelene kadar mekânın çok büyük ölçüde toplumsal-körü olduğu bir disipliner akım hakimdi. Cinsiyet tartışmalarının da aşağı yukarı aynı yıllara kadar toplumsal-körü olduğunu, toplumsal cinsiyet kavramının henüz icat edilmemiş olduğunu anımsamakta yarar var. Özetle, bir yanıyla, akademik feminizmin mühendisliğe ya da daha geniş anlamda teknik bilimlere ilgisi neden sınırlı idiyse mekâna da ilgisi ondan sınırlıydı. Marksist coğrafya çalışmaları mekânın toplumsallığı ve politikliğine dair ufuk genişletmeye başladığındaysa, marksizmle feminizmin mutsuz evliliği su yüzüne çıkmıştı. Toplumsal ilişkilerin ekonomik ilişkilere indirgendiği noktada, politik ekonominin de gelip evin kapısında kalakaldığı, içeri-dışarı diyalektiği üzerine pek de bir şey söylemediği noktada, bu mutsuzluktan daha anlaşılır ne olabilirdi ki? Sonra da işte, herkes kendi işine baktı, tabiri caizse ve ne yazık ki.

Bir de marksist kanonun içine yerleştiremeyeceğimiz daha tekil, nevi şahsına münhasır duruşlar vardı elbet o toplumsal bilimlerin mekân körlüğünü, mekân çalışmalarının da toplumsal körlüğünü kırmada devreye giren. Foucault’nun, hem iktidarı gündelik yaşamın bütün düzlemlerinde yeniden tanımlamış hem de mekânsal düzenlemelerle iktidarı ilişkilendirmiş olması örneğin. Foucault’nun feminist düşünce, özellikle de Fransız feminist kuramı üzerinde önemli etkileri olduğunu biliyoruz, kendisi çok büyük ölçüde cinsiyet körü olsa da. 1990’lara gelindiğinde post-modernizm tartışmaları çerçevesinde mekânın, mekan-zaman ilişkilerinin ve kimlik sorununun önemli bir yer tutması gibi etmenlerin mekâna yönelik feminist ilginin gelişmesinde etkili olduğu düşünülebilir. Son olarak, eleştirel antropolojinin alana çok ciddi bir katkısı oldu elbet, çünkü bir yandan tam da o “cinsiyet, coğrafya ve zaman üzerinden değişkendir”i sağlamlaştırıyordu bu çalışmalar, bir yandan da  farklılaşan toplumsal-kültürel örüntüleri anlamada farklılaşan mekân organizasyonlarını dikkate almanın ne denli kritik olduğunu gösteriyordu bize.

  • 2009 yılında derlediğin Cins Cins Mekan sadece topladığı makalelerin önemi nedeniyle değil meseleye yaklaşımı nedeniyle de çok önemli. “Mekânı ve kadınları” düşünmek değil de tıpkı sınıflar gibi, tıpkı etnik aidiyetler gibi mekânın kuruluşuna kazınmış bir maddi pratikler, konumlar ve öznellik süreçleri bütünü olarak toplumsal cinsiyet rejimini düşünmek nasıl bir anlama geliyor sence?

Çok teşekkür ederiz Cins Cins Mekân’a atfettiğin bu önem için! Teşekkür ederiz de bu sorduğun soru pek zor, pek hakikatli bir soru! Henüz yalnızca parçaları toplayabildiğimizi ya da parçaları görünür kılmaya çalıştığımızı söyleyebilirim Özgür. Tıpkı sınıflar, tıpkı etnisite gibi diyorsun ama, bence aynı şey, yani parçaları toparlamaya çalışmak gereği bu kategoriler için de geçerli. Soyut bir sınıf’tan bahsetmiyorsak yani. Kaldı ki, belli bir mekânsal-tarihsel bağlamda sınıfsal ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve mekânsal süreçlerin de bu doğrultuda nasıl biçimlendiğini söyleyebilmek için, bunlar, yani sınıf, etnisite, cinsiyet, vb. arasındaki karşılıklı ve baştan kurucu ilişkileri de görebilmemiz lazım. Ben bunun teorik araçlarının henüz elimizde olmadığını, sosyal bilimlerin gelip dayandığı kritik noktanın da böylesi bir nokta olduğunu düşünüyorum. Ve bu kritik noktadan, “eveeeet, 30 yıl boşuna laf kalabalığı yaptık, şimdi sınıf’a dönmenin vaktidir,” denerek sıçranamaz. Diyalektiğe aykırı her şeyden önce, değil mi?! Bu kritik noktada, “bunlar birbirini yatay kesiyor, çapraz kesiyor, böylece çözdük sorunu,” demekle de yetinilemez. Kadın tekstil işçisi, Kürt tersane işçisi deyince de bitmiyor mesele, çünkü mesele bir önüne ardına ek yapma meselesi değil. Bunlar birbirine dışsal kategoriler değil zira. Ama karşılıklı kuruculukları içinde nasıl kavrayabiliriz, bunun analitik ve yöntemsel araçlarını nasıl bulacağız, bunu hiç birimiz henüz bilmiyoruz. Fakat bence hiçbirimizin bilmemesinden daha feci bir şey var, pek az sosyal bilimcinin böyle bir arayışının ve tatminsizliğinin olması. Biliyorsun işte, odacıklar. O odacıklarda kalınca ne yazık ki pek kısır ve şevksiz bir olmuşluk, tamamlanmışlık, açıklanmışlık yanılsaması yaşanıyor. Feminist teori odasına iade-i ziyarette bulunmamaksa, Türkiye akademisinde hâlâ ayıp değil, bunu da biliyorsun. Kuşkusuz, yalnızca tembellikle açıklamak mümkün değil. Bir tür, ne yazık ki, mevzilerin korunması gayreti sanki. Bunun olduğu yerde de teorik ilerleme ancak çok kısmî ve parçacıl olabiliyor.

  • “Cins cins mekan” için ufuk açıcı giriş makalende kadın kurtuluş hareketinin mekanla, kendi mekanlarını yaratmakla kurduğu ilişkiyi eşcinsel hareketin kurduğu ilişkiyle karşılaştırıyorsun ve içerdikleri farklılıkları ortaya koyuyorsun, biraz o farkları anlatsan ve yorumlasan, sence bu farklar ne ifade ediyor?

Bu, Yasemin’in (Öz) “Ahlâksızların Mekânsal Dışlanması” başlıklı metninde çok açıktı aslında. Ben yalnızca bunu taşıyabilmemiz muhtemel olan bir kavramsallaştırma düzeyinin olanaklarına işaret etmeye çalıştım. Keza Pınar’ın (Selek) yaklaşık 10 yıl önce yayınladığı ve eğildiği problematik açısından hâlâ tek yerli örnek olan Maskeler, Süvariler, Gacılar’ı anmak lâzım. Çok kabaca, eşcinsel hareketin, daha geniş anlamda LGBTT hareketin, yurttaşlık mücadelesiyle yerel-mekânsal mücadeleyi bir arada ve tarihsel olarak koşut biçimde yürütüyor olması, kadın hareketinden farklılaştırıyor. Kuşkusuz, birçok açıdan farklılaştığı söylenebilir, ama mekânsal pratikleri ve hani yıldız savaşları gibi mekân savaşlarını anlamaya çalışan benim için bu, kritik bir farklılaşma. Kadınların şehrin kamusallığında ne kadar ve nasıl yer alacakları meselesi hep ev-dışarısı geriliminde ifadesini buldu. Bu gerilimde ev, kadınların aslî yeri olmaktan asla çıkmadı. Kadınların aslî sorumlulukları da asla değişmedi. Keza, en azından Türkiye’de aile kurumu, hareketin içinde, çok sınırlı bir dönem bir protesto biçimi olarak boşanma eylemi dışında hedef olmadı. Fark, LGBTT’nin yeniden ya da her akşam gönderilebilecekleri evlerinin olmamasında. Hal bu olduğunda, şehirde kendine yer edinme, bir varoluş, kendini gerçekleştirme anlamında varoluştan önce, hayatta kalma anlamında bir varoluş mücadelesi olarak ifadesini buluyor. Bu, kuşkusuz mücadeleyi keskinleştiriyor. İkincisi, tam da uygun aile ideolojisine bir meydan okuma var. Şehrin yalnızca cinsiyete dayalı değil, heteroseksüel sınırları da pazarlık konusu oluyor çünkü. Bana “ayıp değil mi, üç çocuk doğurmadın” dersin ya da “işsizlik oranları artıyor, çünkü iş aramaya başladın” dersin ama Ülker Sokak’takilere ya da Eryaman’dakilere bu söylenemezdi.

  • “Ev” derleme kitabında Aksu Bora’nın makalesinde çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyulduğu gibi feminist çalışmalarda çoğunlukla ev içi şiddet ya da ev içi emeği çerçevesinde ele alındı, oysa bundan çok daha geniş bir çerçevede kadınların ve erkeklerin öznelliklerini ve ilişkilerini belirledi, değiştirdi. Sence “ev”e böylesi bir yeni bakış ne açıdan anlamlı olur?

Yine Aksu’nun dikkatlerimizi çektiği gibi, hem de Vatan’ın ana, Devlet’in baba oluşunun insanların içine kazındığı bir politik-kültürel gelenekte çok katmanlı anlamlara ya da keşiflere kaynaklık eder kuşkusuz. Böylesi bir iklimde, hani sınırlara yaklaştıkça “hudut namustur”u dağına taşına kazıyan bir ülkede, ulusal mekânın cinsiyete tâbi inşasının mekân çalışmaları içinden analizine girişilmemiş olması da bir başka önemli eksiklik örneğin. Üstelik, Türkiye’ye kalan tarihsel mirasta iktidarın örgütlenmesi, ya da biraz daha genişleterek söyleyelim, hiyerarşik ilişkilerin örgütlenmesi, haliyle mekânın örgütlenmesi de örneğin Batı toplumlarında olduğundan farklı. Yalnızca dikey olarak değil, yatay olarak da gerilimli, en basit ifadesiyle, padişaha yakınlaşmakta ifadesini bulan, harem’de, iç’te ifadesini bulan. Bu da o iç-dış gerilimini çok daha önemli bir yere yerleştiriyor aslında, tarihsel-coğrafi bir özgüllük içinde bakmaya çalışırsak. Klasik, batı merkezli özel-kamusal tartışmasıyla doldurulamayacak, hatta sakatlanacak bir özgüllük bu. Ev tartışmasını da, bütün maddi ve metaforik anlamlarıyla, böylesi bir bağlama yerleştirmeye çalışmak çok ilginç olurdu mesela.

  • Kadınların kentte yaşamalarını, görünür olmalarını ve kenti daha kolay ve rahat biçimde kullanabilmeleri için ne tür önlemler, pratikler geliştirilebilir sence?

Yine ev meselesine dönecek olursak, bu kez en çekirdek anlamıyla ama, ev-kentsel kamusallık ya da içerisi-dışarısı ikiliğinin etkileşimini, patriyarkayla bağlantısını sorgulama konusu yapmaksızın, kentsel kamusallığın büyük ölçüde kadınların etkinlikleri ve ev içindeki ilişkilere yaslanarak yapılandığı, hem de sürdüğünü kavramak da mümkün olmaz, ev içinin kamusal alandaki ilişki ve eylemlerle ne ölçüde dönüştürülebileceği sorusu da muğlak kalır ya da palyatif sonuçlar üretir. Palyatif olan da kendi içinde bir potansiyel taşır gerçi, bir moment oluşturabilmek anlamında. Örneğin, “aman hanımlar lokali demiş bunlar” deyip geçmemek lazım, zira kadınlar bir kez evden çıktıklarında, bir araya geldiklerinde oradan başka neler neler doğacağını kimse kestiremez. Fakat özetle, sorduğun sorunun yanıtı, ancak içerisiyle dışarısı, ev ile kentsel kamusallık arasındaki geleneksel karşıtlığı kıracak ve bu ikisi arasındaki bağlantıları görünür kılıp politik olanın sınırlarına dahil edecek bir bakış açısından verilebilir. Çünkü bu ayrışmanın bir yandan kadınların kentsel yaşam içindeki konumunu açıklayan ama bir yandan da pek çok açıdan dezavantajlı bu konumu yeniden üreten bir işlevi var. Bir kere, kadınlar söz konusu bölünmenin ağırlıklı olarak birinci yanıyla alâkalı. Çok basit bir gerçeklik ama, çok önemli sonuçları var örneğin, kadınlar için başlıca yaşam alanının ev ve yakın çevresi olmasının. Başlıca çalışma alanı da öyle. Çalışma dediğimde, salt değişim değerine dayalı bir alandan bahsetmiyorum, yaşamın devamı için gerekli bütün mal ve hizmet üretme süreçlerini katıyorum bunun içine, yeniden üretimle üretimin de bu anlamda yarayışlı bir ayrım olduğunu düşünmüyorum. Bunu gören bir siyaset paketi örneğin, iki şeyi birden yapar. Bir kere, oturma alanlarını tüketim alanı ya da dinlenme alanı olarak kodlamaz. Çalışma alanıdır buralar aynı zamanda. Hindistan’daki SEWA, ev eksenli çalışanları örgütlerken, bu çok basit şeyi görmekten yola çıkmıyor muydu? Şimdi aklıma gelen örnek bu olduğu için. Yoksa kastım salt dışarıyla bağlantılı evde üretim, diyelim parça başı iş değil. Yani, dünyanın bütün işçileri, çoraplarınızı kim yıkıyordan bahsediyorum. Buna çalışma dediğinizde, buna bağlı olarak, bütün rekreasyon, kültürel hizmet, kamusal yeniden üretim imkânlarını buralar için de zaruri görürsünüz. Çünkü kadınların başlıca yaşam alanlarının mahalle olması, birçok kentsel hizmetten yararlanabilmelerinin o hizmetlerin mahalle ölçeğine götürülmesiyle mümkün olduğunu gösterir. Ek olarak, ikincisi, kadınların kentsel hareketliliğini daha mümkün ve engelsiz kılacak önlemler öngörür bu politikalar paketi. Haftanın belli günlerinde yalnızca kadınlara tahsis edilmiş, kentin belli merkezlerine gidecek belediye otobüsleri örneğin. O zaman, belli bir fiziksel rahatsızlığı olmadan hastane hastane dolanan kadınların sayısı da azalır. Pek çok kadının evden çıkabilmesinin, ekmeğe vereceği o parayı otobüse verebilmesinin sayılı “meşru” nedenlerinden biri ya hasta olmak. Agorafobisi olan kadınlar da azalır eminim. “Sana tahsis edilmiş, sırf istediğin kentsel merkeze git diye seni almaya gelmiş bir kamu gücü var burada” diyecek çünkü. Yalnızca yeme bozuklukları denen nevrozlar değil, agorafobi de bir kadın hastalığı. Tarihin ironisi işte. Yine, kentsel güvenlik dediğimizde, kamusal mekân ve ilişkilere referansla kendini tanımlamakla yetinmeyen bir güvenlik kavrayışı. Devlet denetimi ve gözetiminde 60 küsur genelevin olduğu bu ülkede yalnızca 1.200 küsur kişi kapasiteli 50 civarında sığınak var, düşünebiliyor musun?

  • Yerel yönetimler çapında ne tür uygulamalarla kadınların kent yaşamına katılımı arttırılabilir ve toplumsal cinsiyet rejiminin katı yapısı esnetilebilir? Bununla ilgili olarak, özellikle 2009 yerel seçimlerinde Beyoğlu’nda feminist aday kampanyasını da düşünerek soruyorum, Türkiye’deki feminist hareketin birikimi neler söylüyor?

Kadınlar kent yaşamına katılıyorlar zaten. İdeal ya da bağlam dışı bir kent yaşamı tarifi yoksa zihnimizde şayet tabii. Yani gecekondu alanlarında yaşayan kadınlar dendiğinde zihnimizde uyanan tek fikir entegrasyon değilse. Mesele zaten tam da kenti tarif etmeye çalışırken, ekonomik, toplumsal ya da politik, kadınların katılımının, katılım demeyelim ona, kentte varoluşunun biçimlerinin, niteliklerinin, ağırlıklarının devreye sokulmuyor oluşunda. Bir başka deyişle, kenti ya da kentsel yaşamı tarif ederken de erkek deneyimlerini ya genelliyor ya da aslîleştiriyor oluşumuzda. Bunu kentin, kentsel yaşamın, kentsel yaşama katılımın tarifinden çok daha radikal noktalara götürmek, daha rahatsız edici sorular sormak da mümkün. İlk aklıma gelen, tarihsel dönemleştirmeler yapılırken, kadınların hayatları ve deneyimleri kayda geçseydi, yani tarih, kadınların ya da kadınların da deneyimleri üzerinden yazılmış olsaydı, feodalizm-kapitalizm vb. gibi tarihsel dönemleştirmelere gider miydik acaba? Peki, bu kadar dağıtmayalım, ama söylemeye çalıştığım şey, katılımı, ekonomik yaşama katılım, kentsel yaşama katılım, belediye meclislerine katılım, siyasal partilere katılım, dernek üyeliği, vs. vs. kendi dışında, kendinden önce, kendi eli değmeden, iradesi olmadan oluşmuş bütün yapılara, süreçlere, erkek klüplerine katılımın aslî hedef olmasının ne denli istenir olduğunu da sormaya başladım ben kendime. Bunun netameli olmayacak bir yanıtını da veremeyiz galiba. Çünkü evet çok somut bir şey var: bütün bu erkek klüpleri, toplumun bütünü olma, bütününü temsil etme ve o bütüne dair söz söyleme iddiasında. Yerel yönetimler de, her şeyden önce, yerel topluluğun tamamına dair söz söyleyebilme, politika üretebilme kapasitesinde olmadığını kabul ederek işe başlayabilir. Hepi topu 17 kadın belediye başkanının olduğu bir ülkede, belediye meclislerinin yüzde 96’sının erkeklerden oluştuğu bir ülkede, bu iddiayı sürdürmenin yerel topluluğun hayrına olmadığını görerek işe başlayabilir. Şimdiye kadar, çok dar imkânlarla çok sınırlı koşullarda kadın hareketinin yaptığı bir şey yerel yönetimler düzeyinde yapılsa, bu kocaman bir şey olur aslında, basitçe, kadınlara sormak. Nereden bilecek yoksa, metrobüsün Edirnekapı durağında inip zerre aydınlatılmamış Şehitlik’in içinden geçip otoban benzeri bir caddeye çıkıp en az 15 dakika yürümek zorunda olmanın ne demek olduğunu? Ya da “hanımlarımızın aile ekonomisine katkıda bulunması için mesleki beceri edindirme” vs. vs. diye faaliyet raporlarına koydukları şeylerin aslında nasıl bir emek düşmanlığı taşıdığını bu adamlara anlatmak nasıl mümkün? O aile ekonomisi dediği şeyin zaten karşılıksız bir kadın emeğine yaslandığını gören bir yerel yönetim tutar her mahalleye, hiçbir şey yapamıyorsa, bir etüd merkezi açar, hiçbir şey yapamıyorsa ücretsiz otobüs seferleri koyar belli günlerde, kadın yoksulluğuyla erkek yoksulluğu aynı şey değil çünkü, en yoksul hanelerde bile. Bak, geçenlerde bir gazetede gayet ironik bir dille yazılmış bir “haber” okudum, başlığı da “TOKİ’ye gelen akıl almaz istekler” gibi bir şey. Neymiş, TOKİ konutların ortasına güzel peyzaj düzenlemesi yapmış da kadınlar da tutmuşlar çimenleri yolup soğan, maydonoz dikmişler. Neymiş Urfa’da biber kurutmak için teras olsun istemişler. Dalga geçiyor haberi yazan gazeteci arkadaş bunlarla, hani köpek adamı ısırmış gibi. TOKİ ısırmış halbuki. Ev ekonomisiyse, al işte ev ekonomisi. Katılımsa o zaman, neyin katılımı? Geçenlerde, Kadın Dostu Kentsel Tasarım Yarışmasında ödül alan bir grup şehir planlama öğrencisinin projelerini dinledim, Eski adıyla 1 Mayıs, yeni adıyla Mustafa Kemal Mahallesinde çalışmışlar, önerilerinin arasında halı yıkama terasları da vardı, çünkü kadınlar evlerinin önünde halı yıkıyor, yıkarken de kuruturken de zorluk çekiyorlar. Bu, cinsiyete dayalı geleneksel işbölümü içinde kategorize edebileceğimiz bir iş, evet. Belki stratejik değil de pratik cinsiyet gereksinimleri içine yerleştirebiliriz, buna da evet. Ne zararı var ki, bir gün erkekler de halı yıkamaya başladığında yararlanırlar o kolaylıktan, kadınlara kolaylık değil de topluma kolaylık olur. Hoş, halı yıkıyorlar erkekler de artık, ama halı yıkama fabrikalarında ve karşılığında ücret alarak. Ev içinde karşılıksız halledilen birçok iş piyasaya çıktığında olduğu gibi. Özetle demek istediğim, o öğrenciler yerel yöneticilerden daha akıllı değil herhalde. Yalnızca bu şehirde kadınların nasıl yaşadığını anlamaya çalıştılar. Fakat evet, bu kadar naif de değil. Yani, “nasıl bilsinler ki,” meselesinden de ibaret değil. Temelinde  bir güç çatışması var çünkü. Bu çerçevede de kurumsal yapıların dışındaki kadın örgütlülüğünün gücü, kurumsal yapılara ne denli etki edebildiği çok önemli. 2005’te yeni Belediye Kanunu’na sığınak –yasanın tabiriyle konukevi- açma zorunluluğu bu güç ve etki sayesinde girdi örneğin. Ülfet’in (Taylı Taş) adaylık kampanyasında bütün bunlar, bu görülmeyen, orada saklı kalan, eril iktidarın yerel düzeyde ürettiği ve yeniden ürettiği politik söze dökülmeye çalışıldı işte. Bana kalırsa, aynı enerjiyle “şu kadar mahalle muhtarlığı alacağız”a girişmek çok daha sonuç getirici olurdu, ama zaten orada birincil amaç “almak” değildi ve evet bu gibi deneyimler, eşik zıplatıcı değere de sahip.

  • Şu an kapatılmış bir parti olan Demokratik Toplum Partisi seçildiği belediyelerde kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık içeren bazı uygulamalar yapıyorlardı. Bunları imkânları ve kısıtlılıkları bakımından nasıl değerlendiriyorsun?

Geçenlerde bir öğrencim söyledi, bilmiyordum, hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum ama, Diyarbakır’da, su faturasını yatıranın kadın olması durumunda belli bir oranda indirim yapılması uygulaması. Al sana işte pozitif ayrımcılığın çok yaratıcı ve çok esaslı bir örneği. Maksat kadınların dışarı çıkmalarını özendirmek tabii. Ne güzel, evdeki adam da asla “yok gitme” demez böyle bir “bahane” karşısında. Evet, devrim yapılmaz böyle önlemlerle, ama işte, devrimi kumsala vurmuş deniz yıldızlarına sormalı bir de değil mi?… Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin yanındaki Şemse Allak Parkı’nı gördüğümde de çok etkilenmiştim ben. Senin namus diye diye aldığın canın taşıdığı ismi unutturmam, anısını onurlandırırım diyen bir kamu gücü, sembolik denip geçilmeyecek kadar kadınları rahatlatacak bir jest bence. Kaldı ki, sembolik olanın da ziyadesiyle maddi uzanımları olduğunu düşünenlerdenim ben. 5747’yle kapatılan belediyelerden olan Küçükdikili’de başlatılan, sonra diğer belediyelere de yaygınlaşan toplu sözleşme uygulaması, yine Diyarbakır’daki tandır evleri ve çamaşırhaneler, kadın belediye başkanı seçilmiş yerlerde yine kadın belediye başkan adayı gösterilmesi, bunlar hep Türkiye’de ilkler. Ama ne yazık ki, yüksek ve meşum siyasetin tozundan dumanından gözler bunları görmüyor. Doğrudan doğruya “kadınlar için yapıyorum” demeyen bazı uygulamaların da ziyadesiyle cinsiyet yüklü sonuçları olduğunu görmemiz lazım. Sur belediye meclisi çok dilli belediyecilik dolayısıyla Danıştay tarafından feshedildiğinde, bu fesih kararından olumsuz anlamda en çok etkilenecek  olanlar kadınlardı. Biliyoruz çünkü, yerinden edilmeyle gelmiş kadınların çok büyük bir bölümü, şehirde, bir de dilsizleşiyorlar. Kısıtlılıkları dedin… Sınırlar o yüksek siyasetin silip süpüren hallerinde çiziliyor işte. Çok vahşi. Yani, insanları sürekli olarak bir kendini idame ettirebilme gayreti noktasına geri ittiğinde aslında ne kadar çok şeye birden yazık ediyorsun. Sonra bütün bu kazanımları sağlamış olan kadınlar da işte tabiri caizse kendi erkeklerine “küfretmenizden şikayetçiyiz” noktasına ittiriliyorlar. Bunlarla mı uğraşıyor olmalıydılar? Sürekli ve sistematik olarak olumlu birikimleri kıran bir olağanüstülük hali, kuşkusuz en büyük kısıtlılık.

  • Yerel Gündem 21’lerin, “Yarın İçin Bugünden” kampanya süreci ve “Kadın Dostu Kentler” gibi programlar sence neleri değiştirdi, nelerde beklenen gelişmeleri hayata geçiremedi?

Kadın meclisi, kadın komisyonu, kadın kozası gibi oluşumlar, Gündem 21’in uygulandığı yerlerin aşağı yukarı yarısında mevcuttu. Proje grubunun raporlarında, uygulamanın ağırlığını hissettirdiği bütün yerlerde başarının ardında kadınların etkin bir rol oynamasının yattığı belirtiliyordu. Bu süreçte, kadınların farklı deneyim ve perspektifleri olan bir taraf olarak kent yönetiminde söz sahibi haline gelmeleri için önemli bir açılım potansiyeli sergilendiğini teslim etmek gerek. Bu potansiyel daha sonra, benim de tuzum olan Yarın için Bugünden kampanyasında da Kadın Dostu Kentler programında da bir tür giriş noktaları oluşturdu. Yarın için Bugünden kampanyasının başlangıçta amacı, 2004 yerel seçimlerine değin olan dönemde, örgütlü kadınları harekete geçirmek, kadın adayları desteklemek, başta kadın seçmenlerde olmak üzere kamuoyunda farkındalık yaratmak ve basın-yayının konuya ilgisini çekmekten ibaretti. Yerel seçimler söz konusu olduğunda bu, ilk kez sistematik olarak kadın hareketinin gündemine alınıyordu aslında. O çok kısa zaman diliminde bir sürü broşür, rehber kitapçıklar, kadınların seçim bildirgesi hazırlandı, eğitimler, yaygınlaştırma toplantıları düzenlendi, danışmanlık birimleri oluşturuldu. Seçimlerin kampanya oluşumu üzerindeki etkisiyse, daha yolun başındayız diye derin ve zorlu bir nefes almak oldu! Ve seçimlerin ardından, 18 kadın belediye başkanının 10’unun da katıldığı bir seçim sonrası değerlendirme toplantısıyla daha geniş kapsamlı, çok bileşenli, daha uzun erimli bir yol haritası, çalışma planı çıkarıldı. Bu arada, kampanya sürecini farklı katılımcıların gözünden anlatan, böylelikle kayda geçen bir kitap da yayınlandı, Kadın Başımıza diye. Genel olarak yerel siyaset ve kadın örgütleri ile belediyeler arasında somut işbirliği olanaklarının araştırılması ve tartışılması için düzenlenen bölgesel atölye çalışmaları yapıldı. İzleyen süreçte, yerel kadın örgütlerinin kadınların yerel sorunlarını saptamalarını, çözüm önerileri geliştirmelerini, belediyeler ve yerel kamu kuruluşları ile iletişim ve işbirliğini artırmalarını kolaylaştırmak üzere eğitim programları düzenlendi, eğitim materyalleri hazırlandı, birçok atölye çalışması yürütüldü. Sürdürülebilirlik temel sorundu tabii. Genişleyememe bir de. Ama kısa bir süre sonra, Kadın Dostu Kentler Programının tam da o kampanyanın açtığı patikalardan cesaret aldığını söylemek yanlış olmayacak. Yani, bir şey yaptığında kaybolmuyor işte, bir gün başka bir oluşum, bir yerinden yine yakalıyor onu. Keza, aslında Beyoğlu’nda bağımsız feminist aday kampanyasının da oradan da el aldığını düşünüyorum. Bu çok umut verici. Domino taşları gibi. Hem hepi topu ne ki, yalnızca 2004 yerel seçimlerinden önce örgütlü kadın hareketinin gündemine programatik olarak girmiş bir meseleden bahsediyoruz, 10 yıl bile değil. Kadın Dostu Kentler’se, BM Kadınların ve Kız Çocuklarının İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi Ortak Programı ve programın resmi süresi de tamamlandı aslında. Bundan sonra ne denli devam ettirebiliyor kendini, ona bakmak lazım. Çünkü kurumsallaşma ve noktasal olmaktan çıkma en ciddi sıkıntılardan biri biliyorsun. Kars’ta katıldığım yakın zamanlı bir izleme toplantısı, oradaki tarafların, merkezin taşra teşkilatından yerel seçilmişlere, kadın kuruluşlarından kimi kooperatif örgütlere kadar, programı çok sahiplenmiş oldukları izlenimini verdi bana yakın zamanda. Tıpkı benim gibi, onların da kaygıları başlattık, oturttuk, şimdi sürdürmek  idi. Ama üç yıl sonra gelinebilecek noktayı, Türkiye gibi çok çalkantılı bir ülkede, hele de böylesi kaotik bir ortamda kestirmek kolay değil tabii. Deneme çalışması için, 6 il belirlenmişti: İzmir, Kars, Nevşehir, Urfa, Trabzon ve Van. Türkiye’de ilk kez yerel eşitlik eylem planları belediye ve il genel meclisleri’nden geçirildi buralarda. Meclis bünyesinde eşitlik ihtisas komisyonları oluşturuldu. Bunlar kurumsal tarafıyla alâkalı. Örneğin yalnızca Van’da, Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddeti Önleme İl İzleme ve Koordinasyon Kurulu oluşturuldu, aynı minvalde bir eylem planı hazırlandı, kadın sığınağı kuruldu, şiddet mağduru olan ve evlerinden ayrılan kadınlara Valilik kira desteği sağlamaya başladı,  yerel kadın kuruluşları Yerel Meclisleri İzleme Grubu oluşturdular, yine Valilik bünyesinde Yerel Eşitlik Eylem Planı İzleme Komitesi kuruldu, program başladığından bu yana üç yeni kadın kuruluşu Van’da faaliyete geçti, mahalle kahvelerinde erkeklere yönelik yürütülen bir eğitim programına toplumsal cinsiyet rolleri, kadının insan hakları ve kadın erkek eşitliği de dahil edildi, belediye bir Kadınlar El Emeği Çarşısı kurdu, Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencilerine yönelik bazı etkinlikler gerçekleştirildi. Bunlar dört yılda olanların, olabilenlerin yalnızca küçük bir bölümü. Amargi’nin yakın zamanlı sayılarından birinde, aynı zamanda oranın program koordinatörlüğünü yürütmüş olan Sinem’in, Sinem Mısırlıoğlu, Trabzon deneyimi üzerine çok hoş bir yazısı vardı. Bundan sonrasını göreceğiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s