Kanal-İstanbul, Mega-Projeler, Büyük Adamlar, Çılgın Fikirler, Seri Cinayetler… (5 Mayıs 2011, Şehrin Üzerindeki Eller)

Ayten Alkan

“çimen mülkünde yerliler yerli yerindeler
benimse herrr şeyim kayıyor, kaydı beyler
bu yüzden göz göze geldiğimiz yalandır, yalan beyler!

sokağın kiri sokağın taşından kayıyor, kaygan beyler!
ben sizinle hiç göz göze gelmedim.
gözlerim kayıyor, baksan göreceksin, kayıyor her yer.”

(Birhan Keskin, Sokaktan Bir Tinerci Geçer)

 

Yakın zamanlarda İmre Balanlı, kaosa sürüklenen İstanbul’u masaya yatırdığı Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir adlı muhteşem bir belgeseli tamamladı. Belgesel İstanbul Film Festivali’nde de gösterildi. Uzunca bir fragmanı internette türlü kaynaklarda da mevcut. Herkese izlemesini öneririm. Ekümenopolis kavramını ilk olarak, 1960’ların sonlarında, Yunan şehir plancısı Doxiadis kullanıyor. Kavramı ortaya attığı tarihlerde dünya nüfusunun yaklaşık 1/3’ü kentsel alanlarda yaşıyordu. Öngörüsü, gün gelip bütün yerkürenin birbirine eklemlenmiş megalopolislerden, yani çok büyük kentsel alanlardan oluşacağı: Aralıksız ve tekil bir kentsel dünya. Bu bir distopya bir yanıyla hiç şüphesiz. O distopya bir süredir dünyanın farklı bölgelerinde kısmen de olsa tecrübe ediliyor aslında. Adapazarı-Tekirdağ hattı bunun tipik bir örneği bugün. 1800’lerin başlarında dünya nüfusunun yalnızca yüzde 3 kadarı kentsel alanlarda yaşıyordu. 2007 yılında insanlık tarihinde ilk kez olarak kentsel nüfus yüzde 50’yi geçti. Bu dramatik nüfus ve yerleşim dokusu dönüşümü mesela, zaten çok çılgınca değil mi acaba? Bugün tek başına İstanbul, 20. yüzyıl başında Anadolu’da ne kadar insan yaşıyorsa o kadar insan barındırıyor. Ufacık bir çocuğun eline verseniz, “al bir yerleşim düzeni, bir nüfus dağılımı oluştur” deseniz yapmaz bunu.

İstanbul’da kaldırımlarda yürümek bile bir mücadele gerektiriyor, çok sıradan gündelik rutinlerin kendisi bir çatışma ve gerilim unsuru bu şehirde. Rakamlar ve istatistikler birçok sosyolojik gerçekliği saklar bizden, ama kimi durumlarda da “neden?” sorusunun yanıtını dümdüz koyar önümüze. TÜİK’in ADNKS (Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi) 2010 raporuna göre İstanbul’da nüfus yoğunluğu, yani km² başına nüfus 2.551 kişi. Bunu takip eden il Kocaeli ve nüfus yoğunluğu 432 kişi. 5 kattan fazla fark var arada. Nüfus yoğunluğunun en az olduğu il km² başına 10 kişiyle Dersim. İstanbul’la arasında 255 kat fark var. Bu mesela, zaten fazlasıyla çılgınca, hatta sapıkça değil mi?! Ne var ki kapitalizmin mantığı ya da patolojisi böyle işliyor işte, çılgınca ve sapıkça… Eşitsiz gelişim kanunu bu özetle. Bu kanun marifetiyle, kapital hem belli mekânlarda yoğunlaşıp yığılarak oraları iliğine kadar soğurup sömürüyor hem de İstanbul gibi yoğunlaşmış mekânlar başka sosyo-mekânsal birimlerin erozyonuyla besleniyor.

Buna ancak mekânda / mekânsal sosyal adaleti merkezine alan bir siyasalar setiyle müdahale edilebilir. Başlıca aracı da planlamadır. Ben plancı değilim. Şehir plancısı arkadaşlarım çok daha iyi bilirler plan hiyerarşisi dendiğinde neyin kast edildiğini. İstanbul’u Marmara bölgesinden, Marmara bölgesini de ülke bütününden kopararak planlayamazsınız. Bunu yapmadığınızda, resmi olarak 15 bin dolayında, gerçekteyse 30 bin dolayında insanın ölümüyle sonuçlanan 1999 depreminde insanlık suçu işlemişsinizdir alenen. Bundan sonra yaşanacak herhangi bir “doğal” afette olacağı gibi. Eylül 2009’da 30’dan fazla insanın ve sayısı bilinmeyen hayvanın yaşamını yitirdiği sel felaketinin gösterdiği gibi. O facianın ardından bütün hükümet yetkilileri ve yerel yöneticiler doğayı, yörede yaşayan insanları ve hatta dereleri suçladı. Başbakan, “derenin intikamı ağır olur” dedi. Kötü bir şaka gibi. Faciadan yalnızca üç gün sonra da Başbakan, İBB Başkanı ve Ulaştırma Bakanı bir helikoptere binip İstanbul semalarında 3’ncü köprünün olası yerini keşfe çıktılar. Çok çok çok kötü bir şaka gibi. İşte bence bütün bunlar çılgınca. 27 Nisan’daki açıklamasında Başbakan “bugün 74 milyon insanın gururu olan medeniyet şehri” diye bahsetti İstanbul’dan. Eylül 2009’daki sel felâketinde bir mal nakliye minibüsünün içinde boğularak ölen 7 kadın işçinin bu medeniyet şehrinin neresinde durduğu, Sulukule’de, Ayazma’da yerinden edilen insanların bu medeniyetin neresine yerleştiği, Avrupa’nın en yüksek binası olarak lanse edilen ve açılışını Tayyip Erdoğan’ın yaptığı Sapphire Gökdeleni’nde çalışmış ama parasını alamamış işçilerin, dahası işyeri güvenliğinden tamamen yoksun koşullarda çalıştıklarından inşaat sırasında ölen işçilerin, Türk Telekom Arena’nın yapımı sırasında ölen işçilerin bu medeniyet şehrinin dış kapısının mandalı mı olduğu sorusunun yanıtını verecek bir siyasî ve vicdani sorumluluk mevzu bahis değil burada.

Bütün bu garabet ve vahşet ortadayken, kuzeyden güneye kanal açmak fantezisi hangi sosyo-ekonomik önceliğe karşılık geliyor? Hangi toplumsal ihtiyaca karşılık geliyor? Nasıl bir “toplumsal yarar” unsuru görebiliriz bunun içinde? Hangi şirazesinden çıkmış dengeyi hal yoluna koyacak bu proje? Bir kere “proje” olmasıyla problemli. Kamu yönetimi zincirleri parçalandıkça planlama denen mevhum da parçalanıyor. Bu harika bir kolaycılık bir yanıyla; sermayenin hızla ve engelsizce hareket etmesi için, planlama hiyerarşisinin zincirlerinden kurtulması, yavaşlatıcı bürokratik süreçlerden azade olması gerekiyor. Lüzumlu olan, baş döndürücü bir hızla sonuç almak. Kalkınma Ajansları’nın bölgeler-arası dengeli gelişme muradıyla kurulduğunu kimse düşünmüyor herhalde? Lüzumlu olan, “ben yaptım oldu” projeleriyle sosyal-mekânı hızla buharlaştırıp ranta, oradan da kâra tahvil etmek, sosyo-mekânsal bütünlükten kopararak, “uçurmak”, hani şu palazlandıkça palazlanan Ali Ağaoğlu’nun tabiriyle

 

Kamu yönetiminin demokratikleştirilmesi, yönetim ve hizmet sunumunda açıklık, katılım, … veyahut üçer üçer doğacak çocuklara üçer beşer ninniler…

İkincisi, geliştirilme ve açıklanma süreci açısından problemli bu Kanal-İstanbul ucubesi. Biz bundan iki ay kadar önce haberdar olduk “New İstanbul” denen bir projenin mevcudiyetinden. Sorduk soruşturduk, Michigan Üniversitesi’nden bir ekibe hazırlatıldığını öğrendik projenin. Hatta üşenmedik ilgili Fakülteye bir mektup yazdık bir grup akademisyen ve aktivist, “bizi bilgilendirin projenin detaylarıyla ilgili olarak” dedik, yanıt alamadık tabii. Karşısında kendilerini sorumlu hissettikleri biz değiliz çünkü. Biz, yani, bu şehirde yaşayanlar, bu ülkede yaşayanlar, bu ülkenin az buçuk şehircilikten anlayan bilim insanları… Proje ekibinin başındaki – proje ekibi de bir Yüksek Lisans sınıfı bu arada – Tayson Stevens ve Roy Strickland kaç bin dolarlar aldılar bu proje için, bunu bilmiyoruz. Roy Strickland İstanbul Konut A.Ş.’nin danışmanı aynı zamanda. Peki, şimdi ben otursam bir grup öğrencimle bir “New Michigan” projesi hazırlasam ne dersiniz bana ve bana gönül düşürecek ABD yöneticilerine? Ne alâ değil mi, Kartal üzerinde Zaha Hadid’i dolaştırsınlar helikopterle, “evet evet şöyle olsun finans merkezi, böyle bina dikelim” desin küresel meslek eliti Hadid, gelsin Michigan’dan şehir projeleri. Michigan’dan ve helikopterden görülemeyecek olan “detaylar” nelerdir sizce? Üzgünüm ama insanlar ve insanların yaşam çevreleri, insanların yurttaşlık hakları, insanların kentli hakları “detay”dır burada. Aslında İstanbul’un kendisi, tarihi, kimliği “detay”dır.

Üçüncüsü, projenin geliştirilme ve açıklanma süreciyle bağlantılı olmak üzere ciddi bir demokrasi problemi var burada. Tam da bu noktada mevcut hükümetin demokrasi söylemlerinin ne denli samimiyetten uzak olduğunu görüyoruz. DPT’yi by-pass ettiniz, iyi kötü Kentsel Gelişme Stratejisi’ni by-pass ettiniz, İstanbul’da yaşayanları by-pass ettiniz, beğenelim beğenmeyelim İBB’yi, İMP’yi ve ilgili ilçe belediyeleri by-pass ettiniz, “proje üzerinde uzun zamandır büyük bir titizlikle, dar çerçevede”, yani kapılı kapılar ardında çalıştığınızı itiraf ettiniz… 2004-2006 arasında Türkiye’nin kamu yönetimini yeniden yapılandırırken temel argümanları değil miydi bu hükümetin “kamu yönetiminin demokratikleştirilmesi, yönetim ve hizmet sunumunda açıklık, katılım, sorumluluk ve hesap verebilirlik ilkelerinin hayata geçirilmesi, vatandaş taleplerini temel alan bir anlayışı yönetime hâkim kılmak, güçlendirilmiş yerel yönetimler…”? Bunlar aynen, şimdi yasalaşmış metinlerin genel gerekçelerinde yer alan ifadeler. Evet, AB’ye uyum sürecinde pek alâ bir makyaj yapılmış bunu anlıyoruz. Zira bir ülkenin Başbakanı Kars’taki bir heykel için “yıkıla” emri verebiliyorsa, bir ülkenin Başbakanı İstanbul’a dair radikal bir projeyle gündeme gelebiliyorsa orada ne genel ne yerel demokrasiden bahsedilebilir. Bunun adını koyalım artık: Bunun adı, yeni bir tür merkeziyetçi otoriteryenizmdir. O merkez, bütün yerelliklerin üzerinden atlayarak gider Michigan’la, gider Rus nükleer şirketleriyle, gider HES’ler için yabancı ortaklı şirketlerle masaya oturur. AKP’nin seçim beyannamesinde “Türkiye’yi, vesayetten, müdahalelerden arındıracak, ülkenin ufkunu açacak, ekonomiyi, dış politikayı, demokrasi ve özgürlükleri destekleyecek bir anayasayı gündemimize alacağız. Yeni anayasa, demokratik ve katılımcı bir anlayışla hazırlanacak. …  insan odaklı ve özgürlükçü olacak” deniyor. Hangi aklı başında insan evlâdı inanır ki şimdi?

1839224-6BMKvM

“Dedelerimize diyoruz ki, ruhunuz şad olsun, siz bize ışık verdiniz!”[1]

Sokollu Mehmet Paşa’nın, Evliya Çelebi’nin vs. de benzeri hayalleri olduğu telaffuz ediliyor. Hatta Fatih’in de gemileri denizden yürüttüğü anımsatılıyor bize. Bu örnekleri şimdi anmanın ne manası vardır bilmiyorum. “Büyük adamların büyük hayalleri vardır” denmeye çalışılıyor herhalde. “Mimarlık, sadece söylenen sözün taşa kazınmış hali değil, bir toplumun inancının anlatımıdır. Veya o ülkenin liderinin gücünü, büyüklüğünü ve ününü gösterir,” sözü kime ait tahmin edin bakalım?… Hitler’e. Roma’nın Colosseum ve Circus Maximus’una öykünüyor bunu söylerken… Behiç Ak‘ın asıl mesleğine dair söylediğini anımsayalım bir de: “mimarlık bazen de bina yapmamaktır…” Geçen hafta mimar Sinan Genim bir televizyon programında Kanal-İstanbul sayesinde dünyadaki birçok gazetenin Türkiye’den bahsettiğini, iyi reklâm olduğunu söylüyordu. Kendisinin Tarlabaşı’nda yenileme projesi adı altında terör estiren GAP İnşaatın danışmanları arasında olması hiç şaşırtıcı değil. “Büyük düşünmek” dendiğinde korkar oldum ben. Savaşlar da doğanın kırımı da tarihin selektif bir biçimde katledilmesi de bu büyük düşünmeklerden çıkıyor zira. Çevre Bakanı’nın “Allianoi diye bir yer yok” dediği; Başbakan’ın, İstanbul’un tarihini 8500 yıla kadar çeken arkeolojik buluntulara “çanak çömlek” dediği bir ülkede yaşıyoruz. Kör bir büyümecilik, şirazesinden çıkmış bir kalkınmacılık, önüne geleni silip süpüren bir sermaye amigoluğu bu. Rant üretim ve dağıtımına bel bağlayan sorumsuz bir kapitalistik zihniyetin siyaseti bu. Artı-sermaye üretimi ve emilimi için kârlı yerler bulmak, kârlı projeler icat etmek. İşgücünün disiplin altına alınması da atbaşı gidiyor bu süreçle. Aşağı yukarı bir yıl sonra Tekel işçilerine dava açılması, Eğitim-Sen Nisan 2010 mitingine katılanlara dava açılması rastlantı değil herhalde. Şimdi bu Kanal-İstanbul projesinin olası maliyetini bilmiyoruz, 20 milyar dolarlardan bahsediliyor. Ama Gebze-Orhangazi-İzmir otoyolu projesinin yaklaşık maliyetinin kamulaştırmalarla birlikte 11 milyar TL’yi bulduğunu, 25 milyarlık da bir rant getireceği kaydediliyordu. Zaten bu Kanal-İstanbul çılgınlığını da 3. Köprü, Kuzey Marmara otoyolu, Karadeniz otoyolu ve Gebze-İzmir otoyoluyla beraber düşünmemiz lâzım.

Bülent Ecevit’in 1994 yerel seçimleri öncesinde İBB başkan adayı Necdet Özkan’la birlikte benzeri bir projeyi açıklamış olduklarını, dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı Onur Kumbaracıbaşı anımsattı televizyonlarda. Ve ekledi de: “O dönemde bayındırlık bakanı olduğum için bu projeyi tüm uzmanlarımıza sorduk, güldüler, bunun hesabını bize yaptırmayın çünkü mantığı olmayan bir proje dediler.  Bir projenin büyük bir hayale dayanması bir mantığı varsa önemlidir. Hiçbir işe yaramıyorsa zaten ona proje denmez. Tanker trafiğini bu kanala taşımak büyük bir komedi. Orada 150 metrelik bir kanal düşünülüyor ama İstanbul Boğazı’nın en dar yeri 600 metre. Boğaz’la rekabet etmesi mümkün değil. Bu projenin fizibilitesi yok. Buradan para kazanamazsınız, uluslararası anlaşmalara ters düşersiniz. Hukukî tarafı yok, ekonomik tarafı yok. Sadece sıkıntı ve dert yaratır.” Ciddiyet ve devlet insanı sorumluluğu böylesi bir yaklaşımı gerektirir işte.

Yeni-kentler ve İstanbul’u kurtarmak?

Bu “mega-proje”yle nüfusun bir bölümünün iki yeni şehre taşınacağı ve böylece hem tarihi İstanbul’un yenilenmesine bir fırsat doğacağı hem de olası İstanbul depremi için önlemler almanın daha kolay olacağı söyleniyor. Ya da minareyi çalmak isteyen zaten kılıfını da hazırlamış oluyor. Tarihi İstanbul zaten büyük bir hızla yenilenmekte; her yer şantiye halinde, her yerde buldozerler geziyor, buldozerlere bazen panzerler eşlik ediyor. Handiyse Napolyon’la Haussmann’ın Paris’i yani. İyi ama tarihten ne anlıyoruz? Ve yenilemekten ne anlıyoruz? Yenilemekten ne anlaşıldığını İstiklâl caddesinde yan yana duran Cercle d’Orient (Emek Sineması) ve Demirören AVM’ye (eski Saray sineması) bakarak pek güzel anlayabilirsiniz. En az bunlar kadar önemli olmak üzere kent hukukundan ve insan hakları hukukundan ne anlıyoruz? Bu yenileme faaliyetlerinin önemli bir bölümü zorla tahliyeye dönüştüğü için ve Topbaş’ın Haliç’e boynuzlu köprü projesi gibi acayiplikler yüzünden UNESCO’nun İstanbul’u Dünya Kültür Mirası listesinden askıya aldığının farkında mıyız?

Sanayisizleşmeyle ve bu zorla tahliyelerle beraber İstanbul’dan zaten bir göç var. Peki, bütün bunların insanlar, aileler için ne gibi travmalara yol açtığını düşünüyor muyuz hiç? Üstelik bu nüfus gruplarının önemli bir bölümü, daha önce en az bir kez yerlerinden yurtlarından edilmiş insanlar. Güle oynaya İstanbul’a göçmüş insanlar değil.

Tam tersine, proje tanıtımında da gördüğümüz gibi metropoliten kent içinden yeni bir kent çıkarılması planlanıyor bir anlamda. Yani bu, 1960’larda Londra çevresinde hayata geçirilmiş “New Towns” projesi gibi bir şey değil –kaldı ki o da başarılı olamamıştı. Kuzey-güney aksında gösterilen düzeyde bir yapılaşmaysa orada kalmayacak hiç kuşkusuz. Öyle görünüyor ki AKP’nin “Hedef 2023”ünde hedef 20 milyonluk bir İstanbul. Hem mekânsal hem demografik bir dönüşüm projesi bu. Kenti iyileştireceğiz güzelleştireceğiz söylemleriyle şehir parça parça paraya tahvil ediliyor zaten büyük bir hızla, sermaye birikiminin unsuru, palazlanan yeni bir organik sermaye grubunun besini haline geliyor. O güzelim laleler bu şehrin bir yüzüyse bir ve asıl yüzüyse yoksulluk, yoksunluk ve dört koldan kentli haklarının, çok temel yurttaşlık haklarının gaspı oysa.

 Büyük projeler, büyük adamlar, isimsiz mezarlar…

İnsanlık tarihi boyunca, daha doğrusu muktedirlerin tarihi boyunca benzeri büyük projeler elbette var. Mikro düzeyde, yani mimarlık düzeyinde de var. Ayasofya’ya nasıl hayranlıkla bakıyoruz şimdi değil mi? Gerisinde 30 bin kişinin kılıçtan geçirildiği bir halk ayaklanmasının olduğunu kaçımız bilir? Mısır piramitlerinin yapımı sırasında yüzlerce kölenin öldüğünü azcık daha çok insan bilir galiba. Nazım Hikmet der ya o şiirinde, “yapı yeri bayram yeri değil.”

Geçen sonbaharda St. Petersburg’u (eski adıyla Leningrad) görme imkânım oldu. Doğrudan doğruya Çar Petro’nun (bizim Deli Petro diye bildiğimiz) 1703’te kurduğu bir şehir. Ülkedeki bütün köylülerin çalışmaya katılımını zorunlu tutuyor. Bütün taş ustalarının yeni şehrin inşasına katılımlarını sağlamak için Petersburg dışında Rusya’da taş bina yapımını yasaklıyor. Petro’nun despot iktidarının içeriye ve dışarıya meydan okumasının bir simgesi aslında büyük bir bataklık alanın ıslah edilmesiyle kurulan bu şehir. İtalyan mimarlar ve Alman mühendisler çağrılıyor. Bir adalar şehri Petersburg. 350 kadar köprü bu adacıkları birbirine bağlıyor ve şehirden çıkan kanallarla deniz araçlarıyla Moskova’ya kadar gitmek mümkünmüş, turistler de bunu tercih edermiş zaten. Petersburg’u gördüğümde ben, şehirleri aslında plancıların, yöneticilerin, kralların, mimarların ya da projecilerin değil, insanların yaptığını, böyle olmadığında oranın ancak ihtişamlı bir müze, güzel ama ezici bir seyirlik olabileceğini iyice anladım. Herhalde bu yüzden Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da Petersburg’u dünyanın en yapay kenti olarak anlatır.

saint-petersburg-at-night-from-above-russia-4

Böyle büyük büyük projeleri tarihin bir döneminde sömürgeleştirilmiş ülkelerin özellikle başşehirlerinde de takip etmek mümkün mesela. “Buenos Aires, Latin hayalgücünün yarattığı bir düzenlilik ve kesinlik fantasmasıdır. Diklemesine kesişen muntazam caddeleri ve kocaman parklarıyla, yasanın tutkuları daima gemlediği Anglo-Sakson usulü zarif bir uygarlık düşü görmektedir hep bu kent,” der Eduardo Galeano Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda. Kolonizasyonla ızgara planlamanın, zapt-ı rapt altına alma arzusuyla bir ucundan diğer ucu görünmeyen yollar açmanın yoldaşlığı enteresan değil mi? Kaçacak, sızacak, kıvrılacak, gözden kaybolacak bir imkân bırakmaz böyle şehirler size… Bazen de işte, muktedirler kendi ülkelerini, kendi ülkelerinin şehirlerini kolonize ederler…

Süveyş kanalıyla, Panama kanalıyla çokça karşılaştırıldı bu Kanal-İstanbul. Bu referanslar zaten yeterince fikir vermiyor mu bize söz konusu “çılgın proje”nin ruhuyla ilgili olarak? Panama Kanalı’nı ABD yaptı, Süveyş Kanalı’nı İngiltere açtı. Panama Kanalı yapılırken 30 bin’e yakın insan öldü. Evet, malların dolaşımı, ticaret kolaylaştı, sefer süreleri kısaldı. Başka bir yerden nasıl bir mukayesedir ki bu? Hem tarihî hem coğrafî açıdan? Panama Kanalı iki kıta arasında, iki okyanusu birbirine bağlıyor. Süveyş Kanalı da koskoca Akdeniz’den okyanusa geçiş sağlıyor. Karadeniz-Marmara-Ege geçişiyle nasıl kıyaslanır bunlar? Kıyaslama kabul etse bile, 8500 yıllık bir şehrin ortasına nasıl hançer atmayı düşünebilirsiniz? Bu şehirde zaten hal-i hazırda kabul edilemez türlü türlü yarıklar açılmışken?! Türkiye’nin geri kalanı çeşit çeşit uçurumların bir o kıyısında bir bu ucunda yaşarken? OECD yakın zamanlı Bir Bakışta Toplum raporunda en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülkeler arasında Meksika ve Şili’yle birlikte Türkiye’yi mi anmış, en düşük istihdam oranına sahip ülke olarak Türkiye’yi mi işaret etmiş, çocuk eğitimine devlet kaynaklarından en az parayı ayıran ülkenin Türkiye mi, olduğunu söylemiş[2], kimin umrunda?! Resmi istatistiklere göre Türkiye’nin yüzde 19’u yoksulluk sınırının altında yaşıyor. En yoksul yüzde 20’yle en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkı 9 kat.  Resmi istatistiklere göre Türkiye’nin yüzde 19’u yoksulluk sınırının altında yaşıyor. En yoksul yüzde 20’yle en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkı 9 kat.  Gayri safî katma değerin yüzde 28’ini tek başına İstanbul üretiyor. Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan Bölgesi’nin bunda payıysa yalnızca binde 6. Böylesine derin yarılmalar zaten insanları ziyadesiyle çıldırtıyor; Başbakan’ın, kurmaylarının ve sınır-ötesi danışmanlarının daha fazla çılgınlığın en son ihtiyaç duyulacak şey olduğunu anlaması lâzım.

Yaşam kaynakları kurumuş bir İstanbul, mahva giden bir Trakya… 

Trakya Türkiye’nin en önemli tarım havzalarından. Sanayi bir kez girdi zaten o bölgeye. Ergene nehrinin ne hale geldiğini biliyoruz. Şimdi bir de bu müdahale sonucunda betonlaşmanın muhtemel kanal etrafında kalacağının garantisini kim verebilir? Yine geçen hafta Yeşiller Partisi’nin bir açıklaması oldu; böyle bir müdahale sonucunda, İstanbul’un dünyada tek olan kumullarının, kuzey ormanlarındaki bitki ve hayvanların, göçmen kuşların konaklama alanlarının yok olacağını, İstanbul’un yerel ikliminin bile değişeceğini söylüyorlar. Ben iklimbilimci değilim fakat Levent-Maslak aksındaki o korkunç iş kulelerinin örneğin, o bölgenin hava akımlarını ciddi biçimde etkilediğini biliyorum. Yine denizbilimci değilim fakat konunun uzmanları günlerdir böylesi bir kanalın Karadeniz ve Marmara denizi arasındaki doğal dengeleri çok tehlikeli bir biçimde değiştireceğini anlatıp duruyorlar. Yine birkaç gün önce Greenpeace’ten bir açıklama geldi: ÇED’e (Çevresel Etki Değerlendirmesi) dahi gerek olmadığını söylüyorlar. Çünkü gerek Karadeniz’in gerek Marmara’nın tuzluluk oranlarının değişmesi, su rejiminin hidrolojisinin bozulması, balık popülasyonlarını çok ciddi biçimde etkileyeceği açık Greenpeace uzmanlarına göre.

Yine İmre’nin belgeselinde, 1970’li yıllardan başlayarak, özellikle Birinci Köprü ve İkinci Köprü’nün kullanıma açılmasıyla sıçrama yapacak surette İstanbul’un ormanlık alanlarının, yani akciğerlerinin güneyden kuzeye doğru nasıl seri bir biçimde söndüğü bütün açıklığıyla görülüyor. İMECE Toplumun Şehircilik Hareketi de bununla ilgili çok iyi bir rapor hazırladı, oradan bütün çarpıcı verilere ulaşmak mümkün, rapor web sayfalarında da mevcut. Bütün bunlar, bir tür çevre-kırımdır, seri katliamdır bu. Su kaynaklarının istilasıyla beraber düşündüğümüzde bu, kentin yaşam kaynaklarının ortadan kalkması demek. Kaldı ki İstanbul zaten hal-i hazırda başka yerleşimlerin suyunu çalıyor. Bütün bunlar, 50 yıl sonrasını düşünmemek demek. Başbakan 3 çocuk doğurun 3 çocuk doğurun deyip duruyor, kendi bakacakmış gibi, benim bedenim üzerinde tasarrufta bulunma özerkliğime dair söz söyleme hakkı varmış gibi büyük bir pervasızlıkla… Düşünüyor mu şimdi doğacak çocukların 30 yıl sonrasını, 50 yıl sonrasını? “Sürdürülebilir kalkınma” denen prensibin en temel mottosudur, “yalnızca şimdiki kuşaklar arasında değil, şimdiki kuşaklarla gelecek kuşaklar arasında da dayanışma.” Eh, geçmiş olsun bu durumda… Yaşam kaynakları kurumuş medeniyetler şehri İstanbul, şahrem şahrem yarılmış büyük Türkiye!

[1] Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 27 Nisan 2011.

[2] akt. Zafer Diper, “Yüzyılın Düğünü”, Birgün Gazetesi, 3 Mayıs 2011.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s