Üniversite’de Kadın Çalışmaları – Görüş (2006, Kadın Çalışmaları Dergisi, İBB-KKM, S. 3)

  1. Dünyada ve Türkiye’de kadın çalışmalarını değerlendirdiğinizde nasıl bir tablo çıkıyor karşımıza? Bu tabloda eksik kalan yerler nelerdir?

“Kadın çalışmaları”nı, hem akademik hem de politik (ya da daha moda tabiriyle “aktivist”) anlamlarında ele alıyorum. Zaten bu ikisi, aslında, alanın doğası, bilgikuramı ve tarihsel gelişimi dikkate alındığında birbirinden ayrılabilir değil. Akademik olan politik olandan beslenegeldi. Bunun tam tersi de geçerli -“politika”yı dar anlamında ele almadığımızda elbet. Bu iddiaları öne sürerken, kadın çalışmaları alanının homojen olmadığının ayırdındayım elbette: Akademinin göreli yalıtılmış dünyasında kalmaktan, bilgiyi de burada saklamaktan gocunmayan, bir başka deyişle bilgiyi akademi dışında da dönüştürücü kılmaya çaba sarf etmeyen araştırmacılar, akademisyenler, akademik yapılar var olduğu gibi, her seferinde Amerikayı yeniden keşfe çıkan ya da hangi bilgi kanallarına nasıl ulaşacağını bilemeyen, bilmek derdini de çok fazla taşımayan politik / pratik zeminler de var. Fakat, en azından “feminist” ve / ya da “eleştirel” diyebileceğim kadın / cinsiyet çalışmaları sözkonusu olduğunda, kuram–pratik, akademi–dışarısı, bilgi–politik değişim  vb. gibi ikilemleri en fazla aşabilmiş alanın bu olduğunu söylediğimde hiçbir tereddüt duymam. Ve başlı başına bu özellik, bence devrimsel bir nitelik taşır, hem akademinin hem de politikanın yerleşik mekanizmalarını düşündüğümüzde. Başka hiçbir disiplin, hiçbir çalışma alanı bilmiyorum ki bizzat hayatın kendisinden beslensin ve beslendiği köklere geri dönsün. Akademik–akademik olmayan kadın çalışmalarının doğası da aslında kadınların yaşamlarının doğası gibi: döngüsel, spiral ya da helezonik…

Hem teorik hem de politik çalışma için böylesine geleneğe başkaldıran, uyumsuz bir hat izlendiğinde yeni açılımlara, yapılara, mekanizmalara, tarzlara, yöntemlere de bolca gereksinim duyuluyor. “Eksik kalanlar” da büyük ölçüde bunlarla ilgili bana kalırsa. “Henüz eksik olanlar” diye bakıyorum bunlara.

  1. Kadın çalışmalarının bir yöntem ve alan sorunu yaşadığını söylemek mümkün mü? Bundan sonra kadın çalışmalarının odaklanması gereken alanlar nelerdir?

Bu “henüz eksik olanlar”dan başta geleni ve teorik alana tekabül edeni, benim için, cinsiyetten, cinsiyet ilişkilerinden ve asimetrik cinsiyet ilişkilerine yaslanan toplumdan söz ettiğimizde, tam olarak ne’den söz ettiğimizin hala çok açık olmaması. Bir başka deyişle, kapsayıcı ve analitik bir cinsiyet kuramına hala sahip olmadığımızı düşünüyorum. “Cinsiyet kuramı” dediğimde, aslında ifade etmek istediğim “toplum kuramı”. “Sınıf ilişkileri ve kadın” dediğimizde ya da cinsiyet ve sınıf ve etnisite ve din ve coğrafi alan ve yaş ve… ve … ve… dediğimizde sorun çözülmüyor. Cinsiyetin bütün bu değişkenleri çapraz kestiğini söyledik uzunca bir süre, fakat bu da yeterli değil. Çok yakın zamanlarda Aksu Bora Kadınların Sınıfı’nda, örneğin sınıf ve cinsiyetin daha baştan birbirleri için karşılıklı kurucu unsurlar olduğunu gösterdi bize. Ondan önce Gülnur Acar-Savran’ın hayran kaldığım maddeci diyalektik analizleri var. Fakat daha önümüzde çok yol var. Yükümüz de çok. Bir yandan, bütün bilgi alanlarına gözardı edilegelmiş olan kadınların bilgisini yerleştirmeye çalışıyoruz hala. Tarihi ve bugünü kazıya kazıya disipliner alanların içerdiği eksik ve dolayısıyla yanlı bilgi birikimini tamamlamaya ve “düzeltmeye” çalışıyoruz. Bir yandan, keşfedilen yeni bilgilerle yerleşik kuramsal yaklaşımları nasıl tashih edeceğimizin yollarını arıyoruz. Bir yandan da hayat çok hızlı akıyor ve her şey çok çabuk değişiyor… Benim yoksunluğunu çektiğim, tabir yerindeyse “üst-kuram”sa, herhalde artık ilerlemekte zorlandığımız bir noktada ortaya çıkacak…

Öte yandan, birçok akademik belirti, başka bir açıdan, yeni ve zenginleş(tir)ecek bir dönemin eşiğinde olduğumuza işaret ediyor. Zincirlerinden başka yitirilecek şeylerini yitirmemeye çalışmaktan çok yorulmuş, çoğunluğu genç olan kimi erkek öğrenciler ve akademisyenler “kendileri”ni konuşmaya, araştırmaya, yazmaya başladılar örneğin. Çok yakın zamanlara değin, Türkiye’de kadınlar, hem kadınlar ve kadınlık üzerine, hem erkekler ve erkeklik üzerine yazıp çiziyordu. Akademi dışı zeminlerde ve dillerde erkeklerin kadınlar üzerine konuşması (laf etmesi) da az rastlandık bir durum değildi. Eşcinsel hareketin çok büyük ölçüde akademi dışında oluşturduğu çarpıcı birikimi bir yana bırakırsak (aslında eşiği zıplatan da bu birikim oldu), eksikliği çekilen, erkeklerin erkekler ve erkeklik adına konuşmasıydı. Belli ki erkeklerin erkeklikten ezilmesi dayanılmaz bir hale geldi. Erkeklik krizi denen de biraz böyle bir şey işte. Kendini anlamaya çalışmak, kendiyle sorun yaşamaktan kaynak alır. İşte bu sorunu yaşadığını “itiraf” eden erkek araştırmacılar yeni ufukların peşinden gidiyorlar şimdi. Kadın çalışmalarının cinsiyet çalışmalarına evrilmesinde, biraz belki “çok yük”ün verdiği yorgunluktan kurtulmasında, bilginin bir kez daha yeniden tanımlanmasında önemli bir moment olduğunu, olacağını sanıyorum bu açılımın…

  1. Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Kadının Sorunları ve Statüsü Genel Müdürlüğü gibi kamu kurum ve kuruluşlarının kadın çalışmaları alanındaki yerini ve katkılarını değerlendirir misiniz?

Benim gibi zihni ve kalbi “kurumsal ve formel politika”dan yana çalışmayan biri için bu soruyu yanıtlamak kolay değil. Fakat çok özetle belirtebileceğim birkaç nokta var: Birincisi, tıpkı Üniversitelerde Kadın Çalışmaları Anabilim Dalları ve Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezleri’nin kurulması ve kurumsallaşmasında olduğu gibi, Devlet bünyesinde de bu birimlerin kurulup kurumsallaşması bir meşruiyet zemini ve bir muhataplık yapısı oluşturdu. Fakat yine aynı benzetmeyle, üniversitede olduğu gibi devlet yapısı içinde bu birimler kıyıda duruyorlar; öteki bileşenlere etkileri, güçleri, bütçeleri ve yerleşik “ayırdık bir minicik alancık, orada konuşup durun işte” tavrı nedeniyle. İkincisi, bu tür (aslında her tür) kamu kurum ve kuruluşları söz konusu olduğunda, ciddi liyakat ve uzmanlık ölçütleri gerekir. Ne yazık ki, yukarıda “dar politika” dediğim şey, işe almalarda, atamalarda, görevlendirmelerde son derece olumsuz işliyor. Artık yıllardır Kadın Çalışmaları yüksek lisans öğrencisi de mezun eden bir ülkede, sözgelimi Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’ne işletme mezunlarının işe alınması akıl kârı değil. Üçüncüsü, bir kurumsal yerelleşme gereğinin altını çizebilirim. Bu tür kurumsallaşmalara salt Merkez’de değil, belki Merkez’den çok yerel yönetimler bünyesinde gerek var.

  1. 1990’lar sonrasında Türkiye’de STK’ların çalışmaları fazlalaştı. Çalışmalarıyla öne çıkan STK’lar arasında kadın örgütlerini görmek mümkün. Kadın çalışmalarına STK’ların katkısını değerlendirir misiniz?

Bir kere, “Sivil Toplum Kuruluşu” kavramı birçok nitel ayrışmayı örtüyor ve ne dediği de çok muğlak, tam da bu muğlaklığı nedeniyle tarihsel olarak çok özgül bir dönemde ortaya çıkıp yaygınlaştı. Fakat bunu tartışmanın yeri burası değil!.. “STK’lar uluslararası kapitalizmin maşasıdır” diyen bir bakma biçimini de “STK’lar demokrasinin güvencesi ve özgür toplumun ifadesidir” diyen bir yaklaşımı da son derece indirgemeci, dümdüz ve aldatıcı bulduğumu belirtmekle yetineyim.

Fakat “kadın örgütleri ve kadın örgütlenmesi”yse konumuz, bir kere çok güçlenmiş, yaygınlaşmış, çeşitlenmiş  bir yapıdan söz ettiğimizi biliyoruz. Ve Türkiye’deki 80 sonrası –olduğu kadarıyla- hakim örgütlenme ve örgütlülük kültürü dikkate alındığında, doğrudan yaşamı, yaşayışı ve politikayı etkileyen bir alan olması niteliğiyle ayrılıyor diğerlerinden. İkinci olarak, çok ciddi bir emek var buralarda ve aslında kamu kesimi başta olmak üzere bütün bir toplumun yapması gereken işler, çözmesi gereken sorunlar buralarda görülüyor, buralarda çözülüyor.

Bununla birlikte, kadın hareket(ler)inin kurumsallaşmasıyla birlikte feminizm ve feminizmin “hayalleri” (hedef anlamında hayalleri kadar, belki bundan çok eyleme tarzları anlamında hayalleri) adına ciddi sorunların da ortaya çıktığını ve bu sorunları yeterince tartışmadığımızı düşünüyorum. Sözgelimi, eskiden yakınılan “elitizm”, “profesyonelizm”e dönüşerek daha da vahşi bir hal aldı. Aynı sorun ya da konu üzerine birbirine paralel, ama birbirinden kopuk örgütler, projeler, çalışmalar inanılmaz dağınık, koordinasyonsuz ve mükerrer emeğe dayalı, üstelik de rekabetçi bir iklim yarattı. “Politika” ve “hareket” kavramlarının yerini neredeyse tamamen “proje” kavramı aldı. Başlıbaşına “para”, merkezi bir sorun haline geldi. Bütün dünyada 1960’larda, 70’lerde, Türkiye’de 1980’den sonra, nasıl para bağımlısı olmadan feminizm yapılıyordu, bunu unuttuk, hatta hiç bilmedik, çünkü kimse bize anlatmadı, bir yerlerde yazılmadı bu mesele. Son olarak, “müzakere” kavramı girdi lûgatımıza: Fon kuruluşlarıyla müzakere, devletle müzakere, AB’yle müzakere… Bu müzakerelerin, kurumsallaşmaya koşut olarak ehlileştirici bir yanı da oldu –ki ehlileşmek feminist eylemliliğin intiharı anlamına gelir.

Öte yandan, 2000’lerden bu yana, örgütlülük ve örgütlenme anlamında beni çok ama çok heyecanlandıran gelişmeler de var. Öz-gücüne yaslanmanın, esnek, demokratik, darlaştırıcı olmayan, katılımcı-merkezli varoluş ve mücadele tarzları benimsemenin yeniden keşfi olarak gördüğüm gelişmeler bunlar. Hem kentsel hem kırsal alanlarda türlü kadın kooperatifleri kurulmaya başladı. Gerçekte toplumsal-ekonomik açıdan dezavantajlı olanların dayanışma yoluyla kendilerini güçlendirmelerinin örgütsel bir yolu olan kooperatifçilik, Türkiye’de başından beri devlet-güdümlü ve / ya da orta sınıf, giderek de –özellikle konut kooperatifleri söz konusu olduğunda- üst sınıf bir girişim alanına karşılık geldi. Ve yine başından beri, belki başka hiçbir alanın olmadığı kadar erildi. 1999 Marmara depremi bir kırılma yarattı bu çizgide. Kadınlar ezberi bozdular ve Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’nın desteğiyle dünyanın ilk kadın konut kooperatifini kurdular. Bir yandan da, özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da ardı ardına küçük üretim ve pazarlama kooperatifleri açılıyor. Kimi köylerde kadınlar kooperatifleşmeye gidiyorlar. Ankara’da, çok yaratıcı ve cesur bir fikirle, kadına karşı şiddetle mücadele için bir kooperatif kuruldu ve yine bildiğim kadarıyla dünyada türünün ilk örneği. Kadın örgütlenmesinin bilindik kadın profilinin değişimini de gösteriyor bu tarz örgütlenmeler bize. Bir yandan da Ankaralı Feministler gibi daha yüzü “sokağa dönük”, hızla değişen gündemi yakınen ve sıcağı sıcağına takip eden, esnek, kurumsallaşmayı reddeden, dışlayıcı olmayan yapılanmalar yeniden ortaya çıkıp gelişiyor.

  1. Kadın çalışmaları alanında kadınların yaşadıkları sorunların tamamına dair bir çalışma yelpazesi mevcut mudur? Eksik bırakılan, göz ardı edilen noktalar nelerdir? Bu noktaların eksik bırakılmasının ve/veya göz ardı edilmesinin nedenleri nelerdir?

Meselenin “kadınların sorunları” ya da o çok bilindik tabiriyle “kadın sorunu” olduğunu düşünmüyorum, daha doğrusu bundan ibaret olduğunu düşünmüyorum. Aslında bir “toplum sorunu”ndan söz ediyoruz. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen sorun alanları öylesine bağlı ki birbirine. Bununla kastım, tümüyle öteleyici bir tarzda “sistem sorunu, sistem sorunu” gibi bir ima yapmak değil kesinlikle. Tam tersine, en mikronun da en makro kadar önemli olduğunu, aralarında bir hiyerarşi bulunmadığını düşünüyorum. Fakat bu tür “sorun odaklı” bir yaklaşım bir yandan çok bölen parçalayan bir etkide bulunuyor (disiplini de politikayı da), dolayısıyla bütünü gözden kaçırmamızı kolaylaştırıyor, bir yandan da kendimizi “sorun analiz etme ve çözme birimleri” olarak kodlamamıza yol açıyor (akademisyenler ve eylemciler olarak). Şöyle demek, şunu yüksek sesle söylemek için fazlasıyla meşru bir varoluş ve güç zeminine sahibiz artık bence:

“Biz -feministler / cinsiyet sorunsalıyla uğraşanlar- kendi sorunlarımızdan, öteki kadınların sorunlarından konuşmuyoruz, sorun giderici hayır insanları da değiliz; biz her şeye dair konuşuyoruz, topluma dair, dünyaya dair, bu tarihsel konjonktüre dair, bir başka dünya tahayyülüne dair konuşuyoruz. Bizi dinlemekle, dinlermiş gibi yapmakla, bizi kendi kendimizle konuşur kılmakla yetinmek akıl, sorumluluk ve vicdan sahibi yaratıklar olarak sizi –’ben başka ciddi mevzularla uğraşıyorum’ diyenler-  gayri-meşru bir konumda tutuyor. Buraya; konuşmaya, anlatmaya, uğraşmaya, sorumluluk almaya, emek harcamaya, örtülü ve sessiz muhatap olmaktan çıkmaya davet ediyoruz sizi!”

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s