Unutmak Öldürmektir (7 Ağustos 2007, Bianet)

Haftalık K Dergisi’nin 43. sayısında, Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olarak tanınan Fatma Aliye’ye dair Pelin Özgür’ün bir yazısı vardı.

Fatma Aliye’nin okuduğu Fransızca romanların kocası Mehmet Faik Paşa tarafından yırtılıp atıldığını unutmamak lazım. George Ohnet’nin Volonté’sinin tercümesini (Meram) “bir kadın” rumuzuyla yayınlatmak durumunda kalmasını da – tıpkı Hayal ve Hakikat’in “Bir Kadın ve Ahmet Midhat” eseri olarak yayınlanması gibi…

Halide Edip, 1913’te, Osmanlı kadın hareketinin yazılı bir tarihi olmamasının o hareketin kazanımlarına duyduğumuz şükranı kalplerimizden silmeye yetmeyeceğini anlatmaya çalışıyor ve gelecek kuşaklara el veriyordu:

“Bu tarihçeyi torunlarımız bir konferans dolduracak kadar uzun ve iftiharla yaptıkları zaman, elbet bizim aciz fakat hüsn-i niyet ve samimiyetle dolu bin müşkilatla elde edilen mücadelemizden de bahsedeceklerdir.”

Yaprak Zihnioğlu, Serpil Çakır, Fatmagül Berktay, Ayşegül Yaraman, Aynur Demirdirek, Ayşe Durakbaşa, Elif Ekin Akşit vb. gibi isimlerin (“isim”dir artık, bir kadın için “bir kadın” yetmez artık, ismi unutulup gitmiş, belki hiç anılmamış birçok kadın sayesinde) çalışmalarını akademik değerlerinin yanı sıra bir de uzatılan o eli tutmanın ahlaki anlamı açısından okumak gerekir.

Annemin “okuyabilseydim resim öğretmeni olmak isterdim” cümlesini hiç unutmamam, attığım her adımda ağırlığını üzerimde taşıyabilmem gerekir. Anneannemin hiç okuma yazma bilmediğini, dolayısıyla yanında biri olmadan ya da birine sormadan belediye otobüsüne binemediğini mesela.

Tarihsel anlamda göreli şanslı (modernleşmenin handikaplı da olsa özgürleştirici potansiyeli) bir kadın olarak bir “yer” işgal etmek, bu anlamda bir geriye dönük borcu da baştan taşır hesap defterinde, ağırdır, dikkat gerektirir, özen gerektirir.

Yalnızca kuşaklar arası bir spiral değildir üstelik “yer”in kancasına tutunduğu, bir “güncel maddi ilişkiler bağlamı”na da gömülüdür; elbette eşitsiz, elbette muktedirlerin hakim rengi olan siyahla ayırd edilen, elbette kamusallığın ayrıcalıklanmışlıklarla halvet olduğu.

Öyleyse, istesem de istemesem de ayırdında olsam da olmasam da (bilinç dokuza çıkmış olsa da olmasa da) yer’im temsil edicidir; hem göstermek hem de yansıtmak ve belli bir “söz”e kanal olmak anlamlarıyla.

Dolayısıyla o “yer”in olanaklarından yararlanır, o “yer”i yeniden ve yeniden biçimlendirirken, anlamlar ve eyleyişler devşirirken oradan doğru, bağlamsızca geri/içeri çekilemem, “yer”in sınırlarını şahsıma kadar daraltamam, vebali büyüktür.

Niye bunca laf? “Radikal”liğinin sınırları 41 gazetecinin işten çıkarılıvermesiyle bir kez daha ve pek belirgince çizilivermiş gazetenin, farklı yaşayış ve kavrayış hatlarında da olsa oldukları yerde değerli iki köşe yazarının, iki nadide entelektüelin, iki az bulunur cesaret timsalinin kendilerini tutamayıp, unutkanlıkla malul oluverip kalkışıverdikleri tamamen şahsi atışmalarına ve sonuçlarına maruz kaldık.

Radikal gazeteyi takip edenler olarak maruz kaldık, feministler olarak maruz kaldık, kadınlar olarak maruz kaldık. Sahi, kaç kadın köşe yazarı vardı Türkiye’de? Kaç kadın gazete yöneticisi? Sözünü kamuya duyurma olanağı bulabilen, eline kalem alabilme, kalemiyle para kazanabilme ayrıcalığına sahip kaç kadın? Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın MYK’sında (Merkez Yürütme Kurulu) yalnızca bir kadın olduğunu biliyorum, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yönetiminde de.

Denecek ki şimdi, “mevzu kadın-erkek mevzuu” değil (kıymetli köşe yazarlarından birinin kavrayışı buna hayli temayül mesela, ötekinin de Pazartesi yazarlığı günlerindeki hassasiyetlerini ve temkinliliğini özlüyorum oysa).

Oysa ben topluma son olarak baktığımda kadınları ve erkekleri görmüştüm ve zaten o yerleri deneme amaçlı olarak kadınlara tahsis ettiği gibi bir lütufkarlık yanılsamasından da bir türlü sıyrılamayan derin eril zihniyet de bakar bakmaz onu görüyor, arka sayfa güzelli Hürriyet’in okuyucu yorumlarından takip etmek mümkün.

“Yer”in kancasına asılı olduğu spiralin güncel maddi ilişkiler bağlamı bu işte. Yukarı doğru iteklersin spirali “aman aman kanca da kırılmamalı” diye mırıldanarak ya da spiralin Fatma Aliye’ye, Halide Edip’e, anneme, anneanneme el sallayan dönemecinde değil de kadınları her koşulda seyretmeyi pek seven eril göze prim veren dibinde salınırsın.

Beni de maruz bırakırsın. Gına gelmiş zaten yıllar yılı “Tansu Çiller’i de gördük, Meral Akşener’i de” düzeyinde analitik deha fırsatçılıklarından. Reva mı? (Hırsızın hiç mi suçu yok? Ayol benim varsaydığım ittifakım hırsızla uğursuzla değil ki, ona mı olacak sözüm? O hiç işitemez ki sözümü zaten. Peki seni kimler aldı, kimler kaçırdı, kimler çaldı. Geri gel.)

Kadınlara çamur güreşi yaptırıp tahrik olanların dünyası bu dünya. Lezbiyen pornografisi izleyip yayvanlaşanların dünyası. “Saç saça baş başa mahalle kavgası” fantezisinin hakiki heyecan yoksunu, haklı çıkma takıntılı, mahallenin kontrolünün ve namusunun zaten kendisinden sorulacağından o kadar emin yeni yetme külhanların şehri bu şehir.

“Karı gibi laf yetiştiriyor” demek için can atanların, böyle diyerek yeniden ve yeniden hangi atadan kalma gücü yeniden tesis edeceğinin üzerinde kafa yorulmamış güdüsel bilgisine sahip olanların diyarı. Bilemiyorum şimdi köşe korunaklı egolar temize çıkmış mıdır ama o pür-i paklaşma işte bütün bu sorumsuz seyirci güruhun ağzına bir parmak bal da çalmıştır. Bağlam-dışı eyleyiş de böyle bir şeydir. Unutmak da.

Tereddüt ettim bu yazı rica edildiğinde, konu ne kadar uzar ne kadar içe (yeniden ve yeniden oraya) dönerse o kadar zarar verici hale gelecek kaygısı taşıyordum. Tıpkı tam da seçim öncesi çok meşru bir kampanya üzerinden “bıyıksız mı türbansız mı yoksa badem bıyıklı mı” gibi bir tartışmanın stratejik/zamanlama açısından yanlışlığı gibi…

Ama ok yaydan çıkmış zaten, öyle görünüyor. Hem de okun ucunun nerelere değeceği hiç ama hiç hesaplanmadan (ki tam da eril bir eyleme tarzıdır bu, bu bencillik, bu hesapsızlık kitapsızlık). Hem belki “dışarı”dan biraz daha yüksek feryat gereklidir.

Belki, bir gazete santimetrekaresinin dahi şahsi günlük, mektup, küfür, serzeniş, hesaplaşma, tehdit, “bana ha?!” için karalama kağıdı olamayacak denli herkesin olduğunu sistematik olarak anımsamak ve anımsatmak.

Kamusal söz söyleme imkanının hiç kimsenin anasının babasının kocasının karısının sevgilisinin ama hepsinden önce kendisinin malı olmadığını (kim inanır ama neyse… Sahi şu 41 gazeteci mali gerekçelerle işten çıkarıldıydı değil mi? Vatan da bedavaya devşirilecek herhalde) inatla kakmak (öyleymiş, öyleymiş, öyleymiş gibi davranırsak belki bir gün gerçekten öyle olur)… Üstelik daha genel bir çerçevede, “yok öyle Beyoğlu-Cihangir-Akmerkez hattından ibaretiz darlaşmışlığı” diye “taşra”dan çığırmak erinmeden.

“Nötrmüşçesine, herkese açıkmışçasına anlaşılan kamusal”a ilişkin bütün o politik ve teorik eleştiriler ve bütün sınır zorlamaları/ihlallerinin muradı, o “kamusal” hakikiliğe doğru ilerlesin diyeydi, tasarrufsuz bir şahsilik ölçüsüzlüğüyle işgale uğrayıp içi boşalsın diye değil.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s