Uludereli Kadınlar: “Çocuklarımız satılık değil!… Tek isteğimiz var sorumluların açığa çıkarılması…” (25 Şubat 2012, Emek Dünyası)

gözlerini sıkı sıkı bağlayabilirsiniz zamanın

bir şehri saçlarından tutup sürükleyebilirsiniz

çocukları eritebilirsiniz mesela yalandan kazanlarda

kadınları silebilirsiniz bütün fotoğraflardan

kuşları ve şarkıları ürkütebilirsiniz pekala

yetecek mi yeni baştan anlatmaya tarihi

10 Şubat Cuma günü Diyarbakır’a yola çıkmadan önce bütün bir öğleden sonra Tara Jaff dinliyorum, aralıksız. Kendimce hazırlanmaya çalışıyorum 34 ölünün kahredici anısına ve onların ardında kalan onlarca yaslı insanın hayatına doğru yapılacak yolculuğa. “Say” deseler bir çırpıda sayamam bile o 34 ismi. Hazırlanılmıyor. Böyle bir yolculuğa hazırlanamıyor insan. Bu ülke, hep hazırlığı yapılamayan yolculuklar çiziyor alnımızın ortasına.

11 Şubat 2012 Cumartesi sabahı Diyarbakır havaalanına yakın bir yerlerde, İstanbul, Diyarbakır ve Mardin’den 20’nin üzerinde kadın buluşuyor, Mardin-Nusaybin karayolu üzerinden Şırnak’a doğru yola koyuluyoruz… Sümer, Babil ve Asur gibi en eski ve büyük uygarlıkları doğurup bağrında büyütmüş göz alabildiğine Mezopotamya… Ve sağ yanımız sınır; ayırmak için olduğu kadar, ihlâl edilmek için de var olan sınır. Hayatlarımıza sağladığı güvenlikten çok, hayatlarımızdan çaldıklarıyla kanununu tesis eden sınır… Tek tük köyler yol boyunca, küskün ve sessiz. Cizre’ye doğru yeni yapıldığı belli olan çift yönlü asfalt yola giriyoruz, fakat Şırnak’tan sonra yol çok zorlu.

otuz üç kurşun yetmiyor çünkü otuz üç baş indirmeye

de ki hırsız, de ki hayın, kervan kervan ölüm taşır

bir yerinden tutacak elbet, çocuk desen kim aldanır

Şırnak’ta Zilan Kadın Derneği’nden iki arkadaşımız da bize katılıyor. Roboski’de katledilenlerin aileleri için hazırlanan erzakları da araca yükledikten sonra yola devam ediyoruz. 10 dakika içinde yalnızca bambaşka yol koşullarının değil, aslında bambaşka bir iklimin, bambaşka bir coğrafyanın içindeyiz. Cudi ve Gabar’ı Kasrik boğazıyla birlikte geride bırakıp Kato’ya kadar aralıksız uzanan karlı sıradağların arasında yol alıyoruz. Ancak “Uludere 30 Km.” tabelasını gördüğümdedir ki midemdeki korkunun, ölüme çıplak gözle bakma korkusunun, ateşe dokunma korkusunun şöyle bir yükseldiğini hissediyorum.

Akşam 5’i buluyor köye girmemiz. Otobüs nihayetinde durduğunda, oradan, o camiden kadınlar ve erkekler çıkıyor telaşla ki, ilk büyük “ah” çıkıyor ağzımdan. Ora bura işte, o insanlar bu insanlar işte. Kapıda birer birer çizmelerimizi, botlarımızı çıkarıp kapıya yöneliyoruz ki, artık ağzımdan çıkamıyor, içimde patlıyor o “ah”lar. Tanıyorum camiyi o zaman, tabutların hiç sonu gelmeyecekmiş gibi yan yana yan yana yan yana dizildiğini gördüğüm fotoğraflar… Katır sırtında getirilen paramparça bedenlerin içine konduğu tabutlar…

beni o dağ çocuklarının kilimine işlediler

bir doğu esintisine su gibi yolcu ettiler

Şimdi orada yan yana yan yana yan yana kadınlar dizilmiş, ellerinde çerçevelenmiş fotoğraflar, ölülerinin fotoğrafları, bir çırpıda isimlerini sayamayacağım o “34”ün fotoğrafları. Kadınlar… Sanki öyle uzayıp uzayıp uzayıp bir öte dünyaya varacaklar… “Operasyon hatası” deyip geçiverdiklerinin yarattığı tablo işte o ellerinde tuttukları. “İstihbarat zafiyeti” deyiverdiklerinin şeceresi tutuluyor işte o fotoğraflarda ve o fotoğrafları tutan ellerde.

öyleyse gelin bulun hangi uzak ülkedeyim

hangi acem güzeli kadın

göğsünün gülüne sakladı

hangi bulut hangi şehre

gizli gizli ağladı beni

Kadınların çoğu benim dilimi biliyorlar. Oysa ben kadınlardan bazılarının konuştuğu dili ve hiçbirinin anadilini bilmiyorum. Elinden geçtiğim, eline geçtiğim ve bir ömür elini ensemde bulacağımı bildiğim devlete göre böyle bir dil zaten yoktu, çocukluğum ve gençliğim boyunca. Hâlâ da mesela mahkemeler nezdinde “bilinemeyen bir dil” bu. Çalıştığım üniversitenin çatısı altında, hâlâ “Kürtçe diye bir dil” olmadığını iddia edenler var. Devlet çok iyi çalıştı hep bu topraklarda. Batı yanı inkâr, Doğu yanı imha işte. Bu dilde hiç ağıt işitmediler belki, bu dilde hiç türkü dinlemediler ya da, bilmiyorum. Hayatımda ilk defa bu kadar utanıyorum, hani karın-daş gibi vatan-daş’lık ettiğimiz bu kadınların dilini öğrenmemişim diye. Fakat gözyaşlarının dili ortak. İsyanın, öfkenin ve kederin de. Birbirine sarılmanın bir de. Birbirinin sırtını sıvazlamanın. Birbirinin gözünün içine bakmanın. Bunlar bilmiyor ne Kürtçe ne de Türkçe. Hâlâ Babil kulesindeyiz belki birlikte, rüzgârlarla dağılmamışız dört bir yana, 72 dile bölünüp… Birbirimize gerçekten de temas ettiğimiz sürece. Belki.

–       Hangisi?

–       Şervan…

–       İsmi neydi?

–       Bedran’dır…

–       Bu hangisi?..

–       Bedran’dır bu… Diyesiniz, genç annenin bahtsız genç oğlu…

Oysa makamları vicdanlarını söküp almışlar ne kolay telaffuz ettiler “yanlışlıkla”yı. Oysa, bir insanla en son ne zaman göz göze geldiğini, bir insanın gözlerinin içine en son ne zaman uzun uzun baktığını bilemediğim yeni yetme devletlüler, “şimdi kaçak sigara meselesini masaya yatırmanın vaktidir” mi demediler, “tazminatları almazlarsa almasınlar” mı buyurmadılar, karakollarda kendilerini teminata alıp ortaya Kaymakamı mı sürmediler… 34!.. Bombalattıklarını bile sayamadılar da 35 dediler haftalarca!..

bir kez bulanmayagörsün, demek kana bile alışıyor el

kılıçla yazılanı kalem kitap bozmuyor

işte yine elinizde hançer, boyunlar mı vurulacak

yine elinizde bıçak, deriler mi yüzülecek

yine çalı, yine ateş, yine binyıllık kerbela

yetecek mi üçer beşer tüketmeye direnci

Kadınların sıkça ah ettikleri, “Başbakan bir başsağlığı bile dilemedi, işte kırkı çıktı, bir başınız sağolsun bile demediler…” Soruyorlar, “Biz vatandaş değil miyiz? Değil miydik?…” Soruyorlar, “Onların çocukları faili meçhule kurban gideydi alıp parayı susacaklar mıydı?…” Diyorlar, “Bizim çocuklarımız satılık değil! Bu oğlan, satılık değil!…” “Bir tabak yemek içindi, onu biz kendimiz pişirip yiyorduk, o bir tabak yemeği de çok gördüler. Bunu da devlet yaptı!…” İstedikleri tek şey var: Sorumluların saptanıp yargılama sürecinin başlaması. Kim verdi bu kararı? Ve niye? Kimlerin oluru vardı? Yol haritalarını çizmişler: Yaz gelende yargılama süreci başlamadıysa denklerini toplayıp kervan olacaklar ve parça parça olmuş ölülerini toplayıp katır sırtına yükledikleri yolun izini sürüp bu ülkeyi topluca terk edecekler.

otuz yedi yerden otuz yedi çakmak çakılsa

sanki veba, sanki cüzzam, çağın cadı kazanında

kitap gibi tutuşacak elbet, ateş korkuyu bastırır

Kaçağa gidilir; çünkü mayında kaybedilmiş bacağın her yıl protezinin yenilenmesi gerekiyordur ve devlet bunu karşılamıyordur. Kaçağa gidilir; çünkü kaçak şekerden, çaydan, mazottan, sigaradan başka geçim kaynağı yoktur. Kaçağa gidilir; çünkü okul masraflarını çıkarmak gerekiyordur. Aileye bakmak gerekiyordur. 13 yaşında ölüp gidenin gencecik anası o yüzden işte, fotoğrafın çerçevesine sıkı sıkıya tutunup “Kocam sakattır. Evimin direğiydi o. Evimin direği gitti. Kaldı. Kur’anı kaldı öyle. Her şeyi kaldı….” diye karlı dağların yamacında kalmış uzak bir hikâyeyi terennüm ediyordur. O yüzdendir bir diğer fotoğrafın sağında tutulan tandır ekmeği parçası, solundaki 10 TL. Kaçağa o 10 TL için gidilir işte. Kaçağa, yılbaşından iki gün önce, havai fişekler alalım da yeni yılı bir eğlenceli kutlayalım diye gidilir… Havai fişekler alalım diye düşülen yollarda paramparça kalınır. Katır eti çocuk etine karışır. Ve kalınır. F16’lara “O biziz! Biziz!” mealinde sallanan fenerler açık kalır. Ama gözler kapanır. Üstünden ancak iki gün geçmiştir ki, İstanbul’da havai fişekler patlar geceyarısı. Midem bulanır. Başım döner.

beni bir derviş yanına gönüllü avare yazdılar

bir nesimi türküsüne aşk ile buyur ettiler

Kadınların feryadı büyük… “Çocuk hakları diyorlar! Hani nerede çocuk hakları? Bizim Suriye’den bir farkımız yok! Gelsin Başbakan, görsün bu tabloyu!..” diye öfkesini ayaza karıştırıyor biri. Bir diğeri diyor, “Yaz ki, Seyithan sevdiği kıza yeni yıl hediyesi vermek için gitti. Sevdiği kız uğruna öldü Seyithan…”

28 Aralık 2011’e kadar 17 yaşındaki makine operatörü Vedat’ın uyuduğu evde kalıyoruz gece biz dört kadın. Ortasu’dayız. Vedat yol yapımında çalışıyormuş, üç günlüğüne yılbaşı tatiline gelmiş evine. Kaçağa gitmiş yakınlarıyla, bir önceki gün gidip her zaman olduğu gibi geri gelen 200 kişinin ertesinde… Bütün komşular geliyor, gidiyor, anlatıyor ve “Anlatın gittiğiniz yerde,” diyorlar, “Gördünüz halimizi, anlatın…”

sıkıysa gelin bulun hangi telde çalan benim

hangi şair hangi sözün

ince hüznüne gizledi

hangi iklim, hangi mevsim

taşıyıp getirdi beni

Gördük hallerini, evet. Buralardan görünmeyenleri… Buralardan işitilmeyenleri işittik… Heronların sınırın ötesinden de berisinden de görüntü aldığını, 38 insanın 60’tan çok katırla sınırın bu tarafından geçiş yaptığının görüntüsü olduğunu, bunun nasıl olup da PKK geçişi sanılacağını, askerlerin dönüş yolundakileri sınır ötesinde tuttuğunu, grubu sınır ötesinde tutmak üzere top atıldığını, kafilenin 45 dakika arayla en az iki seferde bombalandığını, daha ilk seferden başlayarak neredeyse bütün Türkiye’yi aradıklarını, ah bütün Türkiye’yi aradıklarını, gittiklerinde kurtulabilecek yaralıların olduğunu, bir helikopter gönderilseydi kurtulabileceklerini, cayır cayır yanan ölülere ve yaralılara yetişemeyen canına yandığımın devletin yetklililerinin ölüleri otopsi için Malatya’ya götürmeye kalktığını, ölüleri zor kurtardıklarını, verselerdi, başlarına ne geleceğini bildiklerini, sınıra yakın yerde ceviz ağaçlarından cevizin bile komutanın izniyle toplandığını da, her bir sınır amelesinin kaydının olduğunu da nasıl onların kaçağa gidip kaçaktan dönenler olduğunun bilinemediğini, oradan şimdiye kadar tek bir PKK’li geçişinin olmadığını ama 50 yıldır mal alışverişi olduğunu, 60 katır gidip 59 katır döndüğünde bunun hesabının sorulduğunu… Daha neler neler işitiyoruz hem: Bizim taziye ve dayanışma ziyaretimizden 15 gün önce Vali’nin ölenlerin yakınlarından iki kişiyi makamına çağırıp “tümen komutanı da tugay komutanı da ‘iyi çocuklar’dır, çok üzgünler,” dediğini… Taziyeler için köyün girişindeki çadır top sahasını tahsis eden köylü hakkında dava açıldığını…

kocaman silahlarınız var sizin, ölüme içebilirsiniz

dağları böyle dümdüz, ovaları delik deşik

ırmakları, sokakları, toprakları, taşları

yakıp yıkabilirsiniz siz, yakıp yıkabilirsiniz

yetecek mi koparıp atmaya korkunun zincirini

Velhasıl-ı kel’am, bunun basbayağı planlı bir katliam olduğu, ama “niye”sinin hangi melanet hesaba denk düştüğünün bilinemediği, katliam yapıldıktan sonra da yüzsüzlük ve de hayasızlık derelerinden kova kova su getirildiği, bazı coğrafyalarda gökten düşenin hiçbir zaman üç elma olmadığı… Bir de mızrağın öyle 90’larda olduğu gibi artık çuvala sığmadığı…

bir bomba kafidir artık otuz dört ‘kelle’ başına

say ki kaçak, say ki düşman, say ki katır sırtında ömrü

sorgusuz vurulacak demek, korku ölümü çağırır

Bir de katliamdan iki-üç gün sonra yaralı yaralı köye dönen iki katır… Kadınlardan biri çok kızmış bu katırlara, “benim oğlum kurtulamadı da siz kurtuldunuz, niye kurtuldunuz…” diye. Demiş Vedat’ın annesi Mercan abla, “Deme öyle, o da candır…” Öyle ya, devletin kalbi yoktur. O katırların kalbi vardı oysa. Ve kalakaldılar bir gece cehenneminin ortasında…

Bir de bir telefon kamerasıyla çekilmiş güzelim Vedat’ın neşeli görüntüleri. Bir arkadaşıyla. Derenin içinde. Pantolon yıkıyorlar, hem de türkü çığırıyorlar. Arada bir kömür ocağına giderlermiş yağcılık yapmaya. O yağlı karalı pantolonları hem yıkıyorlar derede, hem çok eğleniyorlar. Çıtır çıtır kahkahalar atıyor Vedat. 17 yaşında.

beni bir sınır köyünün yazık kaderine dizdiler

dağ kuytusu coğrafyanın kaya dibine ektiler

Bir de o rüya, dayanmalarının, başlarını dik tutmalarının sebebi o kolektif rüya. Diyorum, “Biz çok sağlam, çok metin gördük sizleri…” Diyor ki,  “Artık 40’ı çıkmış. Biz çok ağladık. Şimdi siz gelmişsiniz ta İstanbul’dan. Sizi de mi üzelim? Hem 100 kişi en az görmüş rüyasında, çocuklarımız Mekke’ye varacak da elleri Kâbe’ye değecek de, diyorlar, ‘Elimiz Kâbe’ye değemiyor, gözyaşlarınız dere olmuş, önümüzü kapıyor…’ 100 kişi görmüş bu rüyayı, biz artık ağlamıyoruz. Biz bir tek hak yerini bulsun, bunu istiyoruz….”

kolaysa gelin bulun hangi doğuma gebeyim

hangi bahar hangi cemre

sımsıcak düşürdü beni

hangi sabah hangi dağdan

usul usul ineceğim *

* Metnin içindeki şiir: Cemal Salman, “Körebe”, Kalem Edebiyat ve Sanat Dergisi, Sayı 6 (Ocak-Şubat 2012)

Çalışma arkadaşım Cemal’in şiirini ve adı geçen dergiyi Uludere’ye götürdüm. Sonra 17 yaşında katledilen Cemal’in annesi Hazal bir mektup verdi bana taziye sırasında. Mektubu Bianet’te yayınlanmak üzere bilgisayara geçirdim İstanbul’a döndüğümde, Hazal anne sesi duyulsun istemişti çünkü. http://www.bianet.org/biamag/insan-haklari/136246-cemal-encu-nun-annesinden-mektup

Mektubun kurşun kalemle yazılmış aslınıysa şiirini yoldaş ettiğim Cemal’e vermek istedim, onda kalsın istedim. Cemal şimdi bir şiir daha yazıyormuş mektubu okuduktan ve pek içerledikten sonra, onu “oğlunuz Cemal” diye bitirerek Hazal’a gönderecekmiş… Biz, daha çok, daha samimi, daha hakiki ve daha inatla dokunsak birbirimize… bombaları, F16’ları, komutanları ve silahları, başkanları ve bütün kötülükleri def edemez miyiz başımızdan?… çok ağrıyan yerlerimiz biraz olsun iyileşmez mi ya da hiç değilse?…

Fotoğraflar: Filiz Karakuş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s