ALIDA MARIE GUNDERSON RICHTMYER “Öyle olmak zorundaydım; bir sakatlığım var!”

Mary Ellen’le 2000’li yılların ortalarında Ohrid-Makedonya’da bir atölye çalışması sırasında tanıştım. Hoca-öğrenci ilişkisi içinde başlayan tanışıklığımız dostluğa dönüştü ve o dostluk bu zamana kadar da devam etti. Mary Ellen, o atölye çalışmasında Alida’nın hikâyesini dağıtmıştı bize.   Zor günler geçiriyordum ve Mary Ellen bana “ama güçlüsün” demişti. “Öyle olmak zorundayım” demiştim. Buydu belki Alida’nın hikâyesiyle yakınlık kurmamı sağlayan.  Yakın zamanlarda bu hikâyeyi Türkçe’ye tercüme etmek istedim. Mary Ellen’a yayınlamama izin verdiği, arşivlerden çıkardığı fotoğrafları  benimle paylaştığı ve eşsiz dostluğu için minnettarım.

Mary Ellen Heian Schmider

30 Ocak 2005

Belki biliyorsunuz, 1999 yılında Alida yengeyle, kendisinin hayat tecrübeleri hakkında söyleştiğimiz birkaç saat geçirdim. Bu metinde; kayıtlardan doğrudan alıntı yapmaksızın ama onunla sohbetimizin ışığında, Alida’nın karakteri, dayanıklılığı, sevgi dolu bilgeliğine dair izlenimlerimi genel hatlarıyla aktarmak istiyorum.

Alida’nın hayatıyla ilgili temel bir gerçeklik, henüz yürümeyi öğrenmeden çocuk felcine yakalanmış olmasıydı. Kişiliğini, beklentilerini, ateşli bağımsızlık duygusunu ve ilişkilerini biçimlendiren, birlikte yaşadığı “topal bacağı” olmuştu. Onu kuzen Jean Poencet, gelin Marilyn Richtmyer ve kocam Carl’la birlikte son kez gördüğüm 2003 sonbaharında, bana Arabistan’dan gelmiş çini çanaklarını verdi. Bendeki tabaklara uyacaklarını düşünüyordu. “Onlara artık ihtiyacım yok. Çok uzun yaşamayacağım,” dedi. Teşekkür edip yanından ayrılırken, yaşam şevkine ve gücüne, zekâsına, maharetine, değişen koşullara uyum sağlama kabiliyetine ne denli büyük bir hayranlık duyduğumu ifade ettim. Tekerlekli sandalyesiyle küçük mutfağa doğru ilerledi, başını geriye attı ve neredeyse bir parça öfkeyle cevap verdi: “Öyle olmak zorundaydım; bir sakatlığım var!” Bu isyan yeniydi, daha önce asla “sakatlık”tan böyle bahsetmemişti. Bilâkis yıllar öncesinden, dans etmeye kalktığında sadece sürekli olarak halkalar çizebildiğine ama cennete gittiğinde bir dansçı olacağına dair şakalar yaptığını anımsıyorum. Diğeriyle yerden güç alıp “sağlıklı bacağı” etrafında döner ve “Görüyor musun,” derdi, “kendimi fırıl fırıl dönmekten alıkoyamıyorum!”

Scan 1
Alida, Mary Ellen ve Büyükbaba Gus

Sohbetimiz sırasında çocuk felcine nasıl yakalandığını konuştuk. Mohall’da yaşarlarken, kendisiyle eş zamanlı olarak yaşıtı olan başka iki kızın da virüse yakalandıklarını öğrendim. Üçünün de bir bacakları diğeriyle kıyaslandığında epey kısa ve güçsüz kalmıştı. Alida onlarla birlikte okula yürümekten her zaman kaçındığını söyledi; çünkü hepsinin yan yana, aksak, bir aşağı bir yukarı, dengesiz ve hantal yürüyüşlerinin alay ve aşağılamaların hedefi olacağını biliyordu. Oysa o, “farklı ve kötürüm” görünmek İSTEMİYORDU!

Öte yandan, geçirdiği felç, annesi ve kız kardeşlerinden bazılarıyla arasında eşsiz bir bağ da yaratmıştı. Her altı ayda bir annesiyle birlikte, trenle St. Paul, Minnesota’daki Gillette Özürlü Çocuklar Hastanesi’ne gidiyorlardı. Orada, o dönemde bilinen ne tedavi varsa uygulanıyordu. Kuvvetli anılarından biri, gelişmesi ve olabildiğince güçlü hale gelmesi için bacağını saatlerce ovan annesine dair. Elbette, yaşı büyüdükçe bu yolculuklara Minneapolis’te yapılan alışverişler ve “büyük şehir”deki özel deneyimler de eklenmeye başlamış. Annesi Marie Mattson Gunderson, uzun boyluydu (yaklaşık 1,79 m.) ve yine uzun, dar ayakları vardı. Şimdi ne yazık ki kapanmış olan Stendahl’in Ayakkabı Dükkânı her ikisinin de rahatça ayakkabı sahibi olabileceği tek yermiş. Nicollet Bulvarı’nın hemen aşağısında olan Amluxen’in Kumaş Dükkânı da Marie’nin dikiş ustası ellerine pek uygun uzunlukta kumaşlar sunarmış. Alida, ablası Ellen’la birlikte seyahat ettikleri birden fazla anıyı hatırlıyor -ve öylesine uzun bir tren yolculuğuna bir başlarına çıkabilmeleri için kendilerine güvenilmiş olması sebebiyle kendilerini ne kadar büyümüş hissettiklerini de…

Alida7_18
Alida

Washington DC’de Franklin Delano Roosevelt Anıtı açıldığında Alida’yı ziyaretteydim. Roosevelt’in nasıl resmedileceğine dair çok fazla tartışma olmuştu. Sakat insanlara eşit fırsat ve istihdam imkânları sağlayan ulusal mevzuat meclisten geçmişti ve sakat insanlardan oluşan gruplar büyük Başkan’ın tekerlekli sandalyeye bağımlı olduğunu anımsatmak için büyük çaba harcamış, lobi faaliyetlerinde bulunmuşlardı. “Farklı becerileri” olan insanların neler başarabileceklerinin güçlü bir sembolüydü. Roosevelt’in başkanlığı sırasında DC’de yaşamış ve çalışmış olan Alida’ya, bu konuyla ilgili olarak ne düşündüğünü sordum. Yanıtı açık ve dolambaçsızdı: Roosevelt tekerlekli sandalyede ya da koltuk değneğiyle görünmemek için her çareye başvuruyordu. Güçlü ve sağlıklı bir lider olarak görünmek istiyordu; anıtı da bütün bir hayatı boyunca mahrem tutmak için çabaladığı bir özrü neden açığa vursundu ki… Alida da “normal” görünmek istiyordu.

Fakat hiç şüphesiz; eğitimli ve hangi meslekle iştigal edeceğini seçmiş olmak, bağımsızlığını eline almış ve geç evlenmiş olmak, 1911’de Kuzey Dakota’nın kırsal alanında, Norveç ve İsveçli göçmen bir ailenin kızı olarak doğmuş olan birinin, “normal” değil de “sıra dışı” olması için yeterli olandan fazlasıydı. Alida, 16 yaşında St. Olaf Koleji’ne kaydolur. Biyoloji bilimleri uzmanlık alanına yönelmek için Kuzey Dakota üniversitesine geçer ve 1931 yılında, yirmi yaşındayken çok iyi dereceyle buradan mezun olur. Yazları babasının arkadaşlarından birinin ofisinde çalışır, ta ki adam kendisine karşı hissettiği yakınlık duygularını ifade etme girişiminde bulunana kadar. Sessizce işte ayrılır, babasına neden işten ayrıldığını hiçbir zaman söylemez. Adamın yaşlı bir zampara olduğunu düşünmektense kendisine acıdığına inanır. Mezuniyetinden sonra Alida bazı yeni yaralayıcı gerçekliklerle daha tanışır: Zeki, çalışkan, başarılı olduğu gibi, o bir kız/kadındır; üstüne üstlük gençtir. Büyük Bunalım yıllarında iş bulamaz; babasının arkadaşının yanına da dönmeyecektir.

Kendisinden aşağı yukarı üç yaş büyük olan ablası Thelma, memuriyet sınavlarına standart getiren kuralları oluşturup yöneten psikologlarla çalışmak için Washington DC’ye gitmiştir. Kendisine bu iş, sınavda eşi benzeri görülmedik derecede bir başarı gösterdiği için teklif edilmiştir. Böylelikle, kalacak bir yeri ve kendisine destek sunacak bir kardeşi olduğu için, o da Thelma’nın peşinden Washington’a gelir.

Hayali, George Washington Üniversitesi’ne girip ülkedeki en iyi profesörle birlikte yeni yeni filizlenmekte olan Halk Sağlığı alanında çalışmaktır. Profesörün laboratuvarına en iyi dereceleriyle gider, ama reddedilir: Birçok genç insan mikro-biyoanaliz alanında ve Halk Sağlığı’nda çalışmak istemektedir. Ama Alida pes etmez: Laboratuvara yeniden gider ve ücret almadan orada çalışmak istediğini söyler. Bir kez daha reddedilir. Dördüncü gidişinde profesör Alida’yı kabul eder, ama kendisine hiçbir para ödenmeyecektir. Sonradan da defalarca olacağı gibi Alida iş konusundaki yeteneklerini ve ustalığını gösterir. Sonunda profesör ona kalması için yalvaracaktır. Fakat Alida’nın, kardeşi Thelma ve genç yeğeni Alida Jean’la birlikte Atlanta-Georgia’ya taşınması gerekmektedir, çünkü, Thelma’nın eşi Joe Willoughby II. Dünya Savaşı’nda savaşmaya gitmiştir.

Atlanta yılları Halk Sağlığı alanında Alida’ya yöneticilik konumu getirir: O, artık Emory Üniversitesi’nde mikro-biyoanaliz laboratuvarının başındadır. Çok kısa bir süre içinde, yakınlardaki benzeri bir laboratuvarın sadece siyahlara tahsis edilmiş olduğunu fark eder. Kendisinin başında olduğu laboratuvar ise beyazlara ayrılmıştır. “Mikroplar”ın renk körü olduğu bilgisine sahip olan, Alida bu iki laboratuvarı birleştirme arayışına girer, ama 1940’ların Atlanta’sı böyle bir fikre hiçbir biçimde hazır değildir! Bu yıllardaki maceraları arasında, trenle Florida’ya gidip tanısı konamamış hastalıklara yakalanmış askerlerden sıvı örnekleri alarak, analiz için laboratuvara getirmek gibi faaliyetler var. Trende tek başına ve tek kadın yolcu olarak, kucağında mikrop dolu cam kaplarla oturduğunu, bir kaza olursa ne olacağına ilişkin düşüncelere kapıldığını anımsıyor.

Savaş sona erer, Joe ailesinin yanına döner ve Alida taşınmaya karar verir. Birkaç ay sonra Emory’deki laboratuvarın yeni yöneticisi Alida’yı arar, yeni ve genişletilmiş bir ulusal ajansa, Hastalıkların Kontrolü Merkezi’ne bağlı olacak laboratuvarların başına geçmesi için yalvarır. Ne var ki Alida kendisine yeni bir hayat kurmuştur ve bu teklifi reddeder.

Minnesota-Grands Rapids’de kısa bir süre geçirdikten sonra Alida yeniden, bu kez Santa Ana-California’ya yerleşmiş olan kardeşi Thelma’nın yanına taşınır. Babaları Gunerius Gunderson ve karısı Sophia, yakındaki Long Beach’te emekli olmuşlardır. Alida, burada meslek hayatının en uzun soluklu işine başlar: Kanser alanında uzmanlaşan bir grup doktor için çalışan bir laboratuvarın başına geçmiştir. Şefi Dr. Rice, Alida’nın dikkate değer ölçüde yetenekli bir bilim insanı, titiz bir laboratuvar yöneticisi ve çalışanların iyi bir gözetmeni olduğunun her daim ayırdında olmuştur. Alida’nın gördüğü işin karşılığının münasip bir şekilde ödenmediği, nihayet, eşi Eugene (Gene) Richtmyer’ın ölümünün ardından Dr Rice tarafından fark edilir (Alida’nın evliliğinden birazdan bahsedeceğim) ve Alida’ya çekinerek mali durumunun yolunda olup olmayacağı sorulur. Alida’nın yaşlı doktorun sorusunda hissettiği, gecikmiş bir vicdan azabıdır.

Kaliforniya yılları aile sorumluluklarının ritmi içinde geçer; bunların bir kısmı, Thelma ve Jean’la paylaşılan “iki anneli bir ev”e dair sorumluluklardır. Babasının eşi öldüğünde Alida, onun iyi bakıldığından emin olmak için babasının yanına taşınır. Gus, 84 yaşında üçüncü kez evlenmeye karar verdiğinde, üçüncü eşi Alberta hayatının merkezi haline gelir. Alida incelikle kenara çekilir ve Thelma’yla birlikte sahip oldukları eve yerleşir. Aile, iş ve Luteryen kilise faaliyetleri yıllar boyunca hayatının odağı olacaktır.

Aynı zamanda konukseverlik: Kız kardeşler, kocaları, yeğenler, kuzenler ve arkadaşlar geldiklerinde Thelma ile Alida’ya ev sahiplikleri, güzel yemekler ve paylaşılan iyi zamanlar için her zaman güvenilir. USC’den (Güney Kaliforniya Üniversitesi) mezun olduğum günlerden sevgiyle anımsadığım, birlikte ne denli konuksever bir ortam yaratmış oldukları. Babam Ben ve annem Ellen (Gunderson) Heian’ların Chippewa Falls-Wisconsin’den rahipleri ve yakın arkadaşları Gerald Garlid ile eşi Eunice, yakındaki Torrance-Kaliforniya’da bir görev bölgesine atandıklarında, Thelma ve Alida’nın yanında bir “aile” bulmuşlardı. Santa Ana görevli olduğu kiliseden kâfi ölçüde uzak olduğu için sert bir Martini’nin tadını çıkararak, Kuzey Dakota’lı İskandinav ailelerden gelmek gibi ortak bir özelliğe sahip olduğu bu iki sofistike Luteren’e hikâyeler anlatmak ve bolca gülmek için imkânı olurdu.

Kanser laboratuvarı, Alida’nın hayatının bir diğer merkezi hikâyesini teşkil ediyor life: Gene Richtmyer ABD Deniz Kuvvetleri’ndeki kariyerinden işine geri döndüğünde onun patronu oldu. Bir dul olan Gene kısa bir süre içinde Gunderson kızlarına tamirat ve evin diğer angarya işlerinde “yardım” etmenin yollarını buldu. Gene yıllar boyunca Alida’ya sessizce riayet ve hürmet etti ve aynı zamanda, ona ne kadar çekici biri olduğunu anımsattı. Son derece bağımsız olan bu kadının herhangi birinin kendisine nazik davranmasına izin vermesi çok zordu, “çünkü onun için üzülüyorlardı.” Gene, nihayetinde kendisinin ilgisinin acıma değil sevgiden kaynaklandığına Alida’yı ikna etti.

Alida 53 yaşındayken babası kilisede evlilik töreni için ona, beş kızından sonuncusuna, eşlik ediyordu. Gus’un beş kızını da eğitmekteki amacı onların profesyonel kariyerlere sahip olmalarını ve böylece “bir erkeğe sırtlarını yaslamaya ihtiyaç duymamaları”nı sağlamaktı. Alida, beklenmedik bir biçimde ve kendisine hayranlık duyan, zekâsını takdir eden ve beraber olması eğlenceli bir adamla birlikte otuz yıldan uzun sürecek bir evliliğe adım attı. Cü-zdanı kilisede yanındaydı: Kendi ayakları üzerinde durmaya öyle alışmıştı ki evliliğe taşıdığı şeyin en iyi sembolü bu olabilirdi.

Küçük bostanın meyvelerini toplarken, bahçede eğilmiş otları yolarken, yarı-çöl bölgenin güzelliklerinin tadını çıkarırken Anza’da çekilmiş fotoğrafları, mutlu ve kuşlar kadar özgür bir kadını resmediyor. Gene’in favorisi, Alida’nın geniş kenarlıklı güneş şapkasıyla, dizlerinin üzerinde otları yolarken çekilmiş bir fotoğrafını Phi Beta Kappa’nın kendisinden yaptığı bir alıntı ve şu meşhur sigara reklamı sloganıyla montajladığı, kendi yaptığı bir kolajdı: “Uzun Bir Yol Yürüdün Bebek!”

Ve uzun bir yol yürüdü.

*

Mary Ellen Heian Schmider: University of Maryland University College’da  Kadın Çalışmalarına Giriş, ABD Tarihi, ve ABD’de Kadınların Tarihi Dersleri’ni veriyor. Fullbright’ta yönetici sekreterlik yaptı. Türkiye, Kosova, Makedonya, İzlanda, Çin gibi çok sayıda yerde akademik ve eğitim faaliyetlerine devam etti. Eşi Carl’la birlikte Chippewa Falls’da yaşıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s