Mekân, Yer ve Toplumsal Cinsiyet – Giriş (Doreen Massey, 1994)

Doreen Massey‘nin 1994 tarihli Space, Place and Gender kitabının genel girişinin tercümesidir.

Space Place and Gender Mekân ve yer terimlerinin uzun bir tarihi var. Bünyelerinde hem başkaca tartışmalarla hem de hayatın birçok yönüyle etkileşim içinde olan birçok anlam ve yan-anlam taşıyorlar. ‘Mekân’ akla ölülerin alanını ya da eşzamanlılığın ve çoğulluğun kaosunu getirebilir. Yapısalcıların eşsüremli sistemlerine referansla kullanılabileceği gibi kimliğin n-boyutlu uzamını resmetmek için de işe koşulabilir.[1] Benzeri biçimde yer söz konusu olduğunda, belki biraz daha fazla tutarlılık arz etse de, birinin dünyadaki yerine, meşhur (ama daha sonra göreceğimiz üzere tartışmalı) ‘ev diye adlandırılan bir yer’in derin anlamlarına dair bir imgeyi canlandırabilir ya da devingenlik ve kıvraklığa dair daha büyük göndermelerle, konumsallığa dair tartışmalar bağlamında kullanılabilir.

Bu derlemedeki metinler, alanın devasa karmaşıklığından sadece birkaç veçheyi ele alıyor ve mekân ile yere dair belli bir düşünüş için yola çıkıyor. Bu, terimler hakkında düşünmenin tek yolu değil; fakat zaten her iki kavram da olağanüstü hareketli ve buna ilke düzeyinde herhangi bir itiraz geliştirmeye niyetim yok. Burada geliştirilen bakış açıları basitçe diğer bütün görüşlerle uyumsuz da değil. Mekân ve yer hakkında, itici güçlerini farklı sorulardan alan ve farklı meselelere yoğunlaşan başkaca tartışma hatları var. Burada sunulan kavramsallaştırmalar tüketici olma iddiasında değil. Bu kitapta bir araya getirilen metinlerin yaptığı, mekânın ve yerin, akademide olduğu kadar gündelik ve politik hayat içinde genel olarak kavramsallaştırılma yollarının belli yönlerine odaklanmak. Argümanları belli tartışmalardan doğuyor ve mekân ve yerin son zamanlardaki özellikle problematik okumalarına uygun olduğunu düşündüğüm meselelere yanıt veriyor. Dolayısıyla, itiraz etmek istediğim mekân ve yer hakkında kimi düşünme biçimleri var. Amacım, içinde bulunduğumuz zamana yanıt verecek alternatif okumalar geliştirmek.

Metinleri birbirine bağlayan ana hat, mekân ve yer kavramlarını toplumsal ilişkiler bağlamında formüle etme girişimi. Başından sonuna kadar, bu ilişkilerin önemli bir yönünün sınıfsal ilişkiler olduğu varsayımı hâkim. Bu argümanlar, endüstriyel coğrafya alanındaki sınıfsal ilişkilere dair çalışmalarımdan doğdu. Bununla beraber burada geliştirilen bir başka odak daha var ki, o da mekân ve yerin toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin inşasıyla bağının derinlik ve iç içeliği. Bu bağ bir yandan reel dünya coğrafyalarının güncel inşası, diğer yandan da toplumsal cinsiyet tanımlarının kültürel özgüllükleri üzerinden gelişiyor. Coğrafya toplumsal cinsiyetin inşasında önemli olduğu gibi, örneğin toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki coğrafi farklılaşmalar da hem hayali coğrafyaların hem de eşitsiz gelişmenin üretimi ve yeniden üretiminde önemli bir etmen. Buradaki makaleler ve I, II ve III’üncü bölümlerin girişleri bu bağıntıların bir kısmını ortaya koyuyor.

Fakat mekân, yer ve toplumsal cinsiyetin birbiriyle ilişkilendiği başka düzlemler de var: Kültürel açıdan özgül fikirler olarak inşaları -hem bu inşanın kavramsal doğası hem de maddi içeriği anlamında- ve her birinin üstlendiği ayırt edici özellik ve yan anlamlar bütününün üst üste binmesi, etkileşim içinde olması. Mekân ve yer hakkında düşünmenin belli biçimleri hem doğrudan hem de dolaylı olarak toplumsal cinsiyet ilişkilerinin belli toplumsal inşalarıyla bağlı. Amacım bu bağlardan sadece bazılarını açığa çıkarmak (başka yazarlar diğer yönlerine dikkat çektiler ve büyük ihtimalle açığa çıkarılmayı bekleyen daha fazlası vardır). İddiam, mekân ve yerin günümüzde kavramsallaştırıldığı belli biçimleri sorgulamanın, aynı zamanda günümüzde baskın olan toplumsal cinsiyet tanımları ve toplumsal cinsiyet ilişkilerini de sorgulamak anlamına geldiği, hatta bunu gerektirdiği.

Önerilen ‘mekânsal’ bakış açısının en soyut ve belki de en karmaşık örneği bu derlemenin son makalesinde sunuluyor: ‘Politika ve mekân/zaman’.

Bu makalenin temel argümanı, mekânın zamanla bir bütün olarak kavramsallaştırılması, aslında amacın her daim mekân-zaman terimleriyle düşünmek olması gerektiği. Söz konusu argüman, mekânı bağımsız bir mutlak boyut olarak değil de toplumsal ilişkilerden türeyen bir inşa olarak düşünmekteki daha erken zamanlı bir ısrarımdan doğdu. Tartıştığım, mekândaki bir toplumsal fenomen değil; bunun yerine, toplumsal ilişkiler tarafından kurulan toplumsal fenomen ve mekân: Mekânsal olanın ‘esneyen’ toplumsal ilişkiler olduğu. Bununla beraber, gerçek o ki, toplumsal ilişkiler hiçbir zaman durağan değil, tabiatı gereği dinamik.

Dolayısıyla mekânı bir eşzamanlılık olarak anlamak dahi, doğasında bulunan dinamizmi kavramak için yeterli değildir. Bundaki ısrarım ilk olarak; mekânı durağanmışçasına, hiçbir şeyin ‘olmadığı’ ve etki ya da sonuçlardan azade bir boyutmuşçasına açıklayan bakış açılarına itiraz etme arzumdan kaynaklandı. Fakat argüman başka disiplinlerdeki tartışmalarca da desteklendi. Biyolojide Mae-Wan Ho, ‘form baştan aşağı dinamiktir’ diyordu ki bu, zamanı bir süreç olarak açıklayıp mekânsal olanı form -dolayısıyla süreç niteliğinden yoksun- gören herhangi bir fikrin temelini çürütür. Şeyler hızla ve bir saniyeliğine de olsa sadece bizim deneyimimizde sabitlenebilir, diye devam eder Ho. Oysa ‘durağan ve sabitlenebilir bir doğa yoktur.’[2] Fizik, yüzyılın başından bu yana benzeri bakış açılarını savunageldi. Nitekim Minkowski diyor ki:

“Size göstermeyi istediğim mekân ve zamana dair bakış, deneysel fiziğin toprağından yeşerdi ve gücünü de buradan alıyor. Bu bakış açıları radikal. Bundan böyle tek başına mekân ya da tek başına zaman, sadece birer gölgeye dönüşmeye mahkûm ve ancak bu ikisinin bir tür birliği bağımsız bir gerçekliği muhafaza edebilecek.” [3]

Şu durumda, mekân-zaman, toplumsal ilişkilerin bir konfigürasyonudur ve bu konfigürasyon içinde spesifik olarak mekân ancak doğası gereği devingen bir eşzamanlılık olarak kavranabilir. Dahası, toplumsal ilişkiler kaçınılmaz olarak ve her yerde güç, anlam ve sembolizm ile yüklü olduğundan, mekânın bu türlü bir kavranışı da güç ve anlam dünyasının durmaksızın değişen toplumsal geometrisi olacaktır.

Bunun da ötesinde mekânsal olanın böylesi bir kavramsallaştırması, doğası gereği, mekânların eşzamanlı çokluğunun tecrübe edilen dünyasında bir varoluşu ifade eder: Bunlar; birbirini çapraz kesen, birbiriyle kesişen ya da hizalanan veyahut paradoks ya da antagonizma ilişkileri içinde varolan çokluklardır. Böyledir, çünkü her şeyden önce, mekânın toplumsal ilişkileri, bu ilişkilerin bir parçası olup da farklı konumlarda bulunanlarca farklı biçimlerde tecrübe edilir, çeşitli biçimlerde yorumlanır. Ama aynı zamanda modern fizikle kurduğumuz analojiyi devam ettirerek de bu bakış açısını geliştirebiliriz. Fizikte de gözlemci kaçınılmaz olarak gözlemlediği dünyanın (mekân) içindedir. Bu da mekânın gözlemleyeni kısmen inşa ettiği ve mekânın da kısmen gözlemleyence inşa edildiği anlamına gelir. Mekânın gözlemleyen tarafından da inşası, zorunlu olarak farklı mekânlardan oluşan bir çokluğa ya da farklı mekân hallerine işaret eder. (Dolayısıyla, ‘Politika ve mekân/zaman’da ve ‘Küresel bir yer mefhumu’nda öne sürdüğüm mekânın genel doğası hakkındaki argümanlarım tek bir mekân/mekânsallık olduğunu anlatmıyor. Bunlar, örneğin Ernesto Laclau’nun, varoluşun zorunlu olarak yerinden oynatılmış olduğuna ilişkin savlarıyla aynı düzlemde argümanlar. Mekânın parçalanmış ya da paradoksal olduğunu söylemekle aynı statüde.) Dahası bu nokta, yukarıda kullandığım eşzamanlılık kavramıyla özellikle ilgili. Unwin’in öne sürdüğü gibi: ‘Özel görelilik kuramına göre eşzamanlılık görelidir, hareket halindeki bir referans çerçevesinin seçimine bağımlıdır’.[4] Bütün ‘gözlemciler’ (toplumsal hayatın bütün katılımcıları) birbirine göreli hareket eder, her biri kendini diğerine göre tahayyül eder ve böylece her biri ‘mekân-zaman sürekliliğini farklı açılardan böler’.[5] Gerçekten de Ho’dan yaptığım alıntının gösterdiği gibi, bizzat eşzamanlılıklar kendi inşalarımızdır. Bir ‘şimdi’ nosyonunu ortaya çıkaran, bilinçtir.[6] Bunun da ötesinde, söz konusu deneyim, mekân/mekân-zaman içindeki parçalanmayı daha da artırır, zira insanlar her yerde farklı mekânsallıkları kavramsallaştırır ve farklı mekânsallıklar üzerinde eylerler (‘Küresel bir yer mefhumu’).

Fakat bütün bunları öne sürmemdeki itki sadece entelektüel değil. Fizikle uyum sağlama amacından da kaynaklanmıyor. Mekânın bu tür bir kavranışının, başka kavranışlarından sonsuzca doğru olacağını da iddia etmiyorum. Bununla beraber, mekâna ilişkin olarak burada geliştirilen bakış açısı, şu anın tartışılabilmesine özellikle elverişli bir çerçeve sunmak için önemli ayırt edici niteliklere sahip olabilir. Dolayısıyla bu argümandan yola çıkarak, mekânsal olanın tabiatında bulunan devingenliği kurmak -en azından mekânsal olanın basitçe zamansal olana karşıt ve bir yokluk, bir boşluk olmadığı anlamında- bana önemli görünüyor. Böylece bu argüman, mekânsal olanı ölülerin alanından kurtarır.[7] Dahası, böyle bir bakış açısı, mekânsallığı doğrudan doğruya toplumsal olanla ve iktidarla ilintilendirir. Esnetilmiş toplumsal ilişkiler bağlamında düşünmek, bizzat iktidarın mekânsallığıyla yüzleşmeyi mümkün kılar.

Bunun da ötesinde, söz konusu devingen eşzamanlılık -yani mekân- içinde, fenomenler yeni sosyal etkilere sebep olacak biçimde birbirleriyle ilişki içinde konumlanmış olabilirler. Bir başka deyişle toplumun mekânsal organizasyonu, sadece toplumsal olanın sonucu olmayıp toplumsal olanın üretimiyle bütünlük içindedir. Bu süreçler hem tarihe hem politikaya baştan aşağı dahildir.

Şu durumda burada öne sürülen, ‘mekânsal’ın, finans ve telekomünikasyonun küresel çevriminden ulusal düzeydeki politik iktidarın uzantılarınca kurulan coğrafyaya ve şehir, hanehalkı ya da işyeri ölçeğindeki toplumsal ilişkilere değin, bütün mekânsal ölçeklerdeki toplumsal ilişkiler çokluğu tarafından inşa edilen bir süreç olarak görülebileceğidir. Sürekli olarak değişen toplumsal / güç ilişkileri geometrisi bağlamında düşünebilmek, mekân-zamanın gerçek çokluklarının ayırdında olabilmeye yönelmektir. Bu bakış açısı, mekânı düz, hareketsiz bir yüzey, bir sabitlik ya da durağanlık hali olarak tarif eden, onu Tarih’in zıddı, dolayısıyla depolitize bir şey, hatta tehdit edici bir kaostan -sabitliğin karşıtı- daha azı olarak gören bakış açısının[8] tam tersidir. Mekânsal olan, terimin en geniş anlamıyla politikanın hem zorunlu bir unsurudur hem de politikaya açıktır.

Dahası, mekân hakkında bu türlü düşünmek, ‘yer’e dair nüfuz sahibi olmuş kimi kavramsallaştırmalara da meydan okuma imkânına sahiptir. 1980’lerin sonlarından bu yana dünya, yerlere dair -ulusalcı, bölgeci ya da yerelci – dışlayıcı iddiaların yeniden ortaya çıkışına tanıklık ediyor. Bunların tamamı belli mekânların anlamlarını sabitlemeye, bu mekânları kapatmaya ve sabitlenmiş kimliklerle sınırlandırmaya ve ancak belli kesimlere özgülemeye dönük girişimler. Hem daha geniş bir çerçevede hem de akademik literatürde, ‘yerler’i zorunlu olarak İlerleme ve Tarih’in dışında kalan nostaljik alanlar olarak tarif etmeye dönük sürekli bir eğilim mevcut. Bu sebeple coğrafya disiplini içinde, özellikle de kimi Marksist coğrafyacılar arasında, radikal coğrafyanın alanına ‘yerellik çalışmaları’nı da dahil etme girşimine yönelik sert bir olumsuz tepki ortaya çıkmıştır (Bkz. II. bölüm).

Çok kısaca, bu gibi politik ve akademik konumlanışların tamamının yer’in belli bir türde kavranışından kaynaklandığını düşünüyorum. Bu, yer’in sınırlandırılmış, türlü biçimlerde otantik, tekil, sabitlenmiş ve taşıdığı kimlik itibarıyla sorunsuz bir alan olarak kavranışıdır. Bu, kısmen, bir durağanlık olarak mekân görüşüne yaslanan bir yer kavramsallaştırmasıdır. Ne var ki, mekânsal olanı mekân-zaman bağlamında, bütün ölçeklerdeki toplumsal ilişkilerle biçimlendirilmiş bir bütünlük olarak düşüneceksek, yer’e dair mümkün olan bir kavrayış da onun bu ilişkilerin belli bir eklemlenme biçimine, toplumsal ilişki ve anlayışların oluşturduğu ağların belli bir anına karşılık gelebileceğini düşünmektir (bkz. ‘Küresel bir yer mefhumu’ ve ‘Ev diye adlandırılan bir yer?’).[9] Fakat, herhangi bir yerin biricikliğini tarif etmenin de bir parçası olan toplumsal ilişkilerin bu özgül bileşimi, bizzat o yer tarafından bütünüyle içerilemez.[10] Daha öteye uzanan ilişkileri, yer’i inşa eden sürecin bir parçası olarak küresel’i, içerisi olarak dışarısını içerdiğini not etmek önemlidir. Yer’in böylesi bir kavranışı, ‘içeri’den ibaret bir tarih anlatısını ya da zamandan azade kimliklerin mevcudiyetine dair iddiaları da geçersiz kılacaktır. Yer’e ilişkin kimlikler her daim devingen, tartışmaya açık ve çoğuldur. Bu bağlamda, herhangi bir yerin özgüllüğü de etrafına sınırları çizmekle ve o yerin kimliğini sınırların ötesindeki ötekiye karşıt olarak tanımlamakla ortaya çıkmaz; söz konusu özgüllük, bilâkis, -kısmen- o ‘öte’yle bağlantı ve bağımlılıkların belli bir bileşimi vasıtasıyla ifadesini bulur. Bu şekilde kavranacak yerler açık ve gözeneklidir.[11]

Bu anlamda, ufuk çizgisini saptamaya, sınırlar çizmeye, yerlerin kimliğini korumaya dönük bütün girişimler, belli mekân-zaman diyagramlarının anlamlarını sabitlemeye dönük girişimler olmaktan kurtulamayacaktır. Bu gibi girişimler, mekân-zamanın tarifsiz devingenliği ve olumsallığıyla baş etmeye çalışan denemelerdir. Dahası ne denli yaygın ve ne denli anlaşılabilir olurlarsa olsunlar, bu girişimleri oldukları gibi ayırt etmek de bir o kadar önemlidir. Zira anlamın sabitlenmesine dönük bu girişimler, her daim toplumsal mücadelenin, mekân-zamanı etiketleme ve bir mekâna atfedilecek anlamı empoze etme gücü için verilen savaşların alanıdır -bu mücadele ve savaşların süresinin ne kadar uzun ya da kısa olduğu hiç fark etmez. Bu mücadelelere iki düzeyde dahil olunabilir: ilki ve en alışılagelmiş olanı, atfedilecek etiket /kimlik/sınırın kendine dair verilen güç mücadelesidir; ikincisi ve burada öne çıkarılanı, bizzat tartışmanın doğasına işaret etme ve karşı çıkma ısrarıdır.

Anthony Giddens modernitenin sonuçlarından birinin mekânın yerden ayrıştırılması olduğunu öne sürer:

“Modernlik öncesi toplumlarda, mekân ve yer büyük ölçüde örtüşür, zira toplumsal hayatın mekânsal boyutları nüfusun çoğu için . . . ‘orada bulunmanın’ – yerelleşmiş faaliyetin hâkimiyetindedir . . . Modernite, ‘orada bulunmayan’ ve herhangi bir muayyen yüz yüze etkileşimden konumsal olarak uzak ötekilerle ilişkileri geliştirmek suretiyle ve giderek daha fazla, mekânı yerden ayırmaktadır. Modernite koşullarında … yerellikler kendilerinden ziyadesiyle uzak toplumsal etkilere maruz kalmakta ve bu etkiler tarafından biçimlendirilmektedir.” [12]

Buradaki sav, toplumsal ilişkilerin mekânsal organizasyonundaki değişimleri fark etmekle kalmayıp aynım zamanda ve sonuç olarak mekân ve yerin bir aradalığını farklı terimlerle yeniden düşünmek ve bu suretle dünyanın başkalaşmış haliyle kavramsal olarak yapıcı bir yoldan yüzleşmek durumunda olduğumuzdur. Benim bu girişi yazdığım sırada ikinci Reith Dersi’ni[13] veren Edward Said, bu gibi yer-kimlik nosyonlarını reddetmenin, bugünün entelektüellerinin aslî görevlerinden olduğunu ifade etmiştir:

“Grup kimliği ya da ulusal kimlik üzerindeki mutabakata gelince, grubun doğal ya da tanrı vergisi bir varlık olmayıp ardındaki bir mücadeleler ve fetihler tarihiyle beraber -bunların temsili kimi zaman önemlidir- inşa edilen, üretilen ve kimi durumlarda icat edilen bir şey olduğunu göstermek entelektüelin görevidir.” [14]

Bununla beraber, mekânın ve yerin kavramsallaştırılmasına dair bu tartışmanın eksenleri aynı zamanda toplumsal cinsiyetle, batı toplumlarında bugün tipik bir biçimde hegemonik olan iki kutuplu toplumsal cinsiyet rejimiyle ve iki kutbun her birine tahsis edilen tipik karakteristiklerle iç içedir.

Dolayısıyla ‘Politika ve mekân/zaman’daki mekâna dair tartışma; zamanın ve mekânın radikal bir biçimde kutuplaştırılması, zamansallığın namevcut addedilmesi suretiyle mekânın çıkmaza sokulması ve batılı ikicil düşünüşün daha geniş bağlamına dair. Bu ikicil düşünüş feministler tarafından kapsamlı bir biçimde eleştirilmiş ve eril olanla dişil olanı keskin bir biçimde ayrıştırıp bir dizi karşıtlık içinde kendi içlerine hapseden aynı düşünce sistemiyle bağlantısı kurulmuştur. Dolayısıyla mekân ve zaman arasındaki ilişkiye dair söz konusu hâkim ve istilacı bakış açısı, bu ikisini tam da bir ikilik olarak görür ve bu ikiliği belli bir biçimde tarif eder. Bu, A/A olmayan tipi bir ayrıştırma içinde zamanın ayrıcalıklandırıldığı bir formülasyondur. Zaman ‘eril’ olarak, bir boşluk ya da noksanlık olarak mekân da ‘dişil’ olarak kodlanır. Dahası, aynı cinsiyetlendirme süreci zaman ve mekân ile ilişkili bir dizi başka ikiliğe de uygulanır. Batılı düşünce geleneklerinde tarih, ilerleme, medeniyet, siyaset ve aşkınlıkla alâkalı olan zaman; bu niteliklerin tam aksini bünyesinde barındıransa mekândır. Dolayısıyla mekânı bu formülasyon içindeki konumundan, yani durağanlıktan, pasiflikten, depolitizasyondan çekip almak, daha geniş kapsamlı bir felsefi tartışmaya girmeyi gerektirir. Bu tartışma içinde toplumsal cinsiyetlendirme süreçleri ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin inşası merkezî bir konuma sahiptir. Bununla birlikte benim burada ilgili olduğum mesele, coğrafya disiplininin erilliğine dair ilginç bir sorunsalı gündeme getirse de tam olarak mekânın dişil olarak kodlanması değil.[15] Daha ziyade mekân ile zaman arasındaki ikilikçi ayrıştırmanın radikalizmiyle ve bunun sadece diğer ikilikçi formülasyonlarla değil, aynı zamanda ve daha hayatî bir biçimde, batılı toplumların çoğunda hegemonik olan kutuplaşmış toplumsal cinsiyetler arasındaki ya/ya da ayrıştırmasıyla münasebetiyle ilişkisine eğiliyorum. Temel iddiam bu gibi ikiliklere kökten karşı çıkılması gerektiği.

Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin inşası yerin kavramsallaştırılmasına dair tartışmaya da kat’i surette dahil. Bu sebeple, yerin buradaki kavranışı, yani yerelliklerin bir anlamda birbirinin içinde mevcut olabileceği, aynı zamanda hem içeride hem dışarıda bulunabileceği görüşü, sınırların ve bir kimliğin diğeri karşısında konumlanmasını dayatan görüşlerden farklı olarak, karşılıklı ilişkisellikler yoluyla özgüllüğün kuruluşunu vurgulayan bir bakış açısı. Fakat neden yer ya da yerleşim bu denli sıklıkla sınırları çizilmiş, kapatılmış ve akış mekânlarına doğrudan doğruya karşıt bir yerde konumlanmış olarak resmediliyor?[16]

Bunun üzerine düşünmenin bir yolu nesne ilişkileri kuramından ve kimlik oluşumuna eğilen bir dizi başka psikanalitik yaklaşımdan geçer (‘Ev diye adlandırılan bir yer?’) -Özetle, buradaki iddiam, sınırların güvenliğine duyulan ihtiyacın, kimliğin böylesine savunmacı ve karşıtlıkçı bir yerden kurulması talebinin kendisinin kültürel olarak eril olduğu. Birçok feminist bu düşünce yöntemine ve kimliğin bu nev’i tanımlarına karşı çıkmıştır. Temel savları, bu gibi savunmacı, hâkimiyet için tasarlanmış tanımları terk edecek cesarete sahip olmamız gerektiğidir. Bu sebeple birçok feminist, ‘ilişkisellikler bağlamında düşünebilme’yi savunmuştur. Mekân ve zaman kavramları üzerine yeniden düşünebilmek için burada benimsenen strateji de en genel hatlarıyla budur.

Bu açıdan bakıldığında kişisel kimliğin ve politik özneliklerin inşasına dair güncel tartışma ile buradaki yerlerin kimliğine dair tartışma arasında birçok paralellik vardır (‘Yerellik çalışmalarının politik yeri’). Tıpkı kişisel kimliklerin çoğul, değişken ve her halde sınırsız olması gibi, yerin kimlikleri de öyledir. Bu sebeple Chantal Mouffe şöyle yazar:

“Birçok komüniteryen, ampirik ve hatta coğrafi olarak tanımlanabilecek tek bir yerel toğluluğa ait olduğumuza, bu toğluluğun da ortak iyiye dair tek bir fikir etrafında bir araya gelebileceğine inanır. Fakat gerçekte her daim çoğul ve çelişkili özneleriz, çeşitli toplulukların mensubuyuz (katıldığımız toplumsal ilişkiler ve bu ilişkilerin tanımladığı özne konumları kadar çok), bir dizi farklı söylem tarafından inşa ediliyoruz ve bu konumların kesişiminde geçici, istikrarsız bir biçimde eklemleniyoruz.”

Teresa de Lauretis, öznelliğin bu türden bir inşasının aslında bir feminist proje olduğunu ileri sürer.[17] Burada öne sürülen yer kavramı da çok benzerdir. Eklemlenme nosyonuna yaslanır. Politik özneler ve yer bağlamında, özcülük-karşıtı, hem farklılığı tanıyabilen hem de aynı zamanda potansiyel dayanışma örüntülerinin zeminini öne çıkarabilen bir girişimdir. Dahası, şayet yerler bu surette kavramsallaştırılacak, yerlerin tanımları da barındırdıkları -ve yer hakkında konuşabilmenin de ayrılamaz unsurları olan- öznelerin inşasını hesaba katarak çoğalacak olursa, o zaman yerin kimliği de çifte bir eklemlenme içine girmiş olur.[18]

Öte yandan, politik öznelerin kimliğine (ister bireylerin isterse kolektivitelerin olsun) dair tartışmalarla yerlerin kimliğine dair tartışmalar arasında ayrımlar da saptanabilir. Örneğin Spivak tarafından öne sürülen, stratejik ya da operasyonel özcülüğe dair savların -politik faillerle alâkalı olarak geçerliliğinden bağımsız olarak- yer üzerine tartışmalar (ulusalcılık, yerelcilik, vb.) için daha az geçerliliği vardır. Fanon ve Said’in öne sürdükleri gibi, ulusal kurtuluş hareketleri (baskıya karşı yer-temelli hareketlerin belki de klasik örneğidir) örneğinde dahi ne için savaşıldığı sorusunu sormak önemlidir. Ya da yine -fakat belki de daha düşük perdeden- Schiller kendi sorduğu ‘ulusal kimlik nedir?’ sorusuna şöyle yanıt verir: ‘Bütünüyle tatmin edici bir yanıt yoktur. Ulusal kimliğin yokluğunu tarif etmek daha kolaydır. Örneğin Paris’teki bir Kentucky Fried Chicken restoranının Fransız ulusal kimliğinin bir parçası olmadığı açıktır. Kyoto’daki bir McDonald’s restoranı Japon değerler sistemine dair pek az şey söyler’.[19] Bu bir anlamda doğru olmakla birlikte (en azından ‘ne kast edildiğini bilmek’ anlamında), Kentucky Fried Chicken’ın bir parçası olmadığı ulusal kimliğin kendisinin yüzyıllar içinde kendisi ötesindeki dünyayla karşılıklı bağlantı içinde katman katman oluştuğu ve nihayetinde Fransa diye bir yer haline geldiğini anımsamak önemlidir. Şimdi apaçık ve Kentucky Fried Chicken’ın olmadığı ölçüde Fransız görünen kimi unsurların bir zamanlar ‘yabancı’ olarak görülmüş ve benzer bir biçimde ötedeki küresel olandan ithal edilmiş olmalıdır.[20] Bunun da ötesinde, yer ve kimliğe dair bu gibi fikirlerin her daim geçmişe referansla inşa edildiğini not etmek de önemlidir. Yer-temelli korumacılar -muhtemeldir ki Kentucky Fried Chicken’ın içeri alınmaması için mücadele verenler- bu anlamda belli bir yerin kimliğini sabitleme, durağanlaştırma arayışındadır. Fakat bunu kendisi de muhtemelen kadim bir tarihin ürünü olmayan bir kimlik etrafında yaparlar. Bu, hiçbir korumacılık nosyonu için bir meşruiyet zemini bulunamayacağı anlamına gelmez; daha ziyade tartışmanın hem koruma hem de yeniliğin doğasına ve terimlerine odaklanması gerektiği anlamına gelir. Belli bir yerelliğin varsayılan özgünlüğüne ilişkin meselelere odaklanmak yerine, sosyal tartışma ve politikanın daha geniş alanlarına açılmak ancak böyle olanaklı hale gelir (söz konusu olan ırkçılık olabilir, bir sınıf meselesi olabilir -Docklands’in[21] yuppie’lerin[22] ‘istila’sına uğraması bölüm II’nin girişinde incelenmektedir). Söz konusu olan mekân-zamanın belli bir diyagramına dair kavrayış, tanımlama yapmanın politikasıdır.

Burada, yeri kavramsallaştırma sorunsalı yine ikilikler meselesiyle ilişkilenir. Zira mekân ya da yer söz konusu olduğunda, kavramın belli formülasyonları, birbiriyle ilişkili ve karşılıklı dans eden ikiliklerin bağlantısallıklarına gömülüdür ve bütün bunlar da hem formları hem de yan anlamsal içerikleri itibarıyla toplumsal cinsiyetle ilişkilidir. Mekân/yer çiftinde ‘Var olma’yı temsil eden ve yerel, özgül, somut, tanımlayıcı gibi bir dizi niteliği yüklenen yer’dir. Karşıtlığın her iki yanı bir anlam yükü taşımakta ve bu anlamların her biri de farklı karşıtlıklarla ilişkilenmektedir. Yer’e dair bu klasik karakteristiklerin karşıtı; evrensel, kuramsal, soyut ve kavramsal’dır. Bir dizi Marksist coğrafyacı 1980’lerde yerelliklere yönelik artan ilgiyi sert bir biçimde eleştirdiklerinde bu türden bir karşıtlık ve bu ikilikler seti alana hâkimdi. (‘Yerellik çalışmalarının politik yeri’).

Bu bağlamda bu ikiliklerin toplumsal cinsiyete dair yan-anlamlarına dair kafa yormak ilginçti. Mevcut batılı düşünüşte evrensel, kuramsal ve kavramsal olan eril olarak kodlanır. Bunlar bedensiz, serbestçe hareket eden ve genelleyici bilimin terimleridir. (Elbette öyle olmak zorunda değildirler; burada söz konusu olan kurama karşı bir argüman değildir. Sadece bugün tanımlandığı ve nitelendirildiği biçimiyle yakalandığı anlamın cinsiyetlendirilmiş sistemlerine işaret edilmektedir.)[23] İkiliğin diğer tarafında duran ‘yerel’, bir yandan anlamın kayda değer genleşme kabiliyetini, diğer yandan da toplumsal cinsiyet bağlantısının hakiki bir uyumunu ortaya koyar.

İlk olarak, dişil ve yerel olan arasında bir örtüşme görülür, çünkü -iddiaya göre- kadınlar erkeklerden daha yerel hayatlar sürmektedir; bu, kamusal/özel bölünmesine dair iddialarla yakından alâkalıdır. İkincisine dair olduğu gibi, buna da temkinle yaklaşılmalıdır. Buradaki yere dair tartışmanın bütün amacı yerel ile küresel arasındaki ayrımı sorunsallaştırmaktır; eğer her biri bir diğerinin inşasının parçasıysa bu gibi basit karşıtlıkları devam ettirmek hayli güç olacaktır.[24] Bununla beraber, ‘yerel’ kelimesinin alışılagelmiş anlamı bağlamında dişil olanla ilişkilenmesinin muhtemelen sembolik bir gücü vardır. Ne var ki bu düzeyde dahi bu ilişkilenme, belli zamanlarda belli kültürlerin ötesine genellenebilir değildir. Örneğin diyaspora ve kölelik üzerine çalışmalar, son iki yüz yılın beyaz/batılı kadınları dışındaki kadınların hayatları için bunun pek fazla anlam ifade etmeyeceğini ortaya koyar. Bu spesifik kültürler içinde dahi kadınlarla ‘yerel alan’ arasındaki ilişki hiçbir surette mutlak olmadığı gibi, heteroseksüel çift ilişkisi içinde olmayan, çocuksuz, yöre-kentlerde yaşamayan kadınlar için geçerli değildir.[25]

Yine de ve bütün bu çekincelerle birlikte, kadınlar/Kadın/yerel arasında kültürel olarak spesifik sembolik bir bağıntı mevcuttur. Bu sebeple, yerel terimi, feminist mücadeleleri ve entelektüel çalışmalarda feminist sorunsalları hakir gören bir referansla kullanılır (bu sadece yerel bir mücadele, bu sadece lokal -noktasal anlamında, ç.n.- bir mesele) Öbür yandan, sınıfı sorunsallaştıran bir yaklaşımın evrenselciliği için böyle bir itiraz gündeme gelmez (bkz. ‘Esnek cinsiyetçilik’). Bu terimler demeti, yerel/yer/yerellik bir dizi ikilikle bağlıdır, temel bir ikilik de eril ve dişil arasında olandır; bu gibi yorumlarda da ikiliğin yerel/yer/dişil yanı ikincil ve aşağı görülür.[26]

Yer ile ‘Kadın’ın kültürel olarak inşa edilmiş versiyonu arasındaki örtüşme, diğer boyutlarda da varlığını devam ettirir. Bu sebeple buradaki metinlerde yere ilişkin iki başka yan anlam da öne çıkıyor. İlki yer ile ‘Ev’ arasındaki bir ittifak; ikincisi de yere, nostaljiye dair malum karakteristiklerin yüklenmesi (‘Ev diye adlandırılan bir yer?’, ‘Yerellik çalışmalarının politik yeri’). İlk örnekte yer romantikleştirilir ve yere hasret duyulurken, ikincisinde -burada itiraz edilen versiyonlarında- özlemi duyulan yer bir nostalji ve estetizm formunda yorumlanır. Bu ilişkilendirmelere yönelik eleştiriler de aynı temelde yöneltilir. Her iki versiyonda da -ve ister özlemi duyulsun ister korkulsun (ya da her ikisi birden)- yer, bu sıkıntılı zaman-mekân sıkışması çağında kimlik arayışının önemli bir unsuru olarak görülür.

Şimdi, bu kitapta savunulan yer kavramsallaştırmasının bu gibi yorumlara -küresel dünyadan yer cennetine rücu etme- izin vermeyeceği açıklık kazanmış olmalıdır. Buna mukabil yeri sorunsuz bir ‘ev’, nostaljik rahatlamaya kavuşma mevzii olarak gören yaklaşımlar, çok farklı bir kavramsallaştırmaya yaslanırlar ve bu kavramsallaştırma toplumsal cinsiyetle sıkı sıkıya bağlıdır. Yine, bu da kültürel olarak spesifiktir (kimi örneklerde ve giderek yaygınlaşan biçimde aynı zamanda toplumsal cinsiyet-spesifik), bununla beraber tartışma konusu olan kültürel çevrelerde her şeye rağmen ziyadesiyle güçlüdür. Kadın yitirilmiş ya da geride bırakılmış olan Doğa’nın bir metaforu olarak kullanılır (ki kendisi bir diğer karakteristik ikilikten kaynaklanır) ve ev diye adlandırılan yer de çoğu kez kişileştirilip tahsis edilen -kadınınkiyle- aynı karakteristikleri yüklenir. Kadın/Anne /sevgili. Bu mesele üzerine literatür bir hayli hacimlidir, fakat özellikle makbul bir yoldan: Yerellik karşıtı eleştirileri beraberinde getirecek biçimde, ‘kuramsal olmayan’, ev-eksenli bir nostaljinin konumundan. Genevieve Lloyd şöyle yazar: ‘Kadın’ın görevi, Aklın Erkeği’nin avuntu, sıcaklık ve rahatlama için rücu edeceği, birbirinin içine geçmiş olan zihnin ve bedenin alanını korumaktır. Aklın en yüce formunu hayata geçirecek olan erkekse, yumuşak duygu ve hassasiyetleri geride bırakmalıdır; kadın bunları onun adına koruyacaktır.’[27] Bu, yerin, artık namevcut, yitirilmiş bir sahiciliği arayan, kendini gerici politikaya emanet eden ve Kadın diye adlandırılan şeye dair belli bir kültürel okumayla bütünüyle bağlı olan bir üslupla bir kavranışıdır. Bu burada itiraz edilen bir kavrayıştır.

Aslında ve şüphesiz, yerin bu türden bir kavranışı gerçek kadınların hayatlarını bütünüyle kapsamaz -kast ettiği kültürel çevre için dahi. Birçok feminist bu gibi nosyonlara karşı son derece temkinlidir (‘Ev diye adlandırılan bir yer?’); gerçek şudur ki ev, dinlenmenin olduğu kadar çatışmanın da yeri olabilir (pekâlâ çalışmanın da); bu gibi argümanlar temelindedir ki -ve aynı zamanda cinsellik ve toplumsal cinsiyet oluşumuna dair normlardan, özellikle de heteroseksüaliteden kaçabilmenin güçlüğünden dolayı- Sue Golding ve Elizabeth Wilson gibi yazarlar, küçük ‘yerel topluluğun’ sunduğu hayata karşılık, büyük şehir hayatının sunduğu olanakları yüceltmişlerdir (ilişkili bölünmeleri ve tehlikelerinin farkında olmanın yanı sıra).[28] Viktorya dönemi kadın seyyahlardan Minnie Bruce Pratt’a değin birçok kadın, açıkça kendilerine ait bir kimlik oluşturmak için evden ayrılmıştır.[29]

Dahası, belli kültürel çevrelerde kadınların hareketliliği gerçekten de patriyarkal düzene tehdit oluşturacak düzeydedir: Bu, ister on dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinde kadınların çalışmak için dışarı gitmesi (bkz. ‘Bir kadının yeri?’) isterse Wilson’ın üstü kapalı bir biçimde bahsettiği şehirde kadınları takip etmenin güçlüğü olsun. Kimlikle olan ilişki yine ziyadesiyle açıktır. Cindy Sherman’ın kimliğinin hareketliliği patriyarkal bakış açısından sorunludur; Owen’ın ‘kadını sabit ve istikrarlı bir kimliğe oturtmak için duyulan eril arzu’ya dair yorumu (‘Esnek cinsiyetçilik’) mekân ve yerde sabitlik arayışıyla pekâlâ bağlantılandırılabilir. Toplumsal cinsiyetler açısından bozucu bir mesaj -hem kimlik hem de mekân bağlamında- ‘hareket etmeye devam et!’ olurdu. Zorluk, bir yandan kişinin zorunlu konumsallık, gömülü olma ve bedenlilik halini tanırken, bir yandan da bunu (hareket etmeye devam etmek) başarabilmekte ve bunun için sorumluluk almaktadır.

Bu derlemedeki metinler, birbiriyle olabildiğince uyumlu odak noktalarından -Birleşik Krallık’ta 1960’lardan günümüze değin[30] coğrafi değişimlerin, özellikle de ekonomik ve sosyal yapıdaki değişimin inşası ve kavranışı- geçerek, bu izlekleri geliştirmeye yönelmektedir.

Tartışmalarının çoğu oldukça somut ve çoğunlukla da doğrudan doğruya politik kaygılardan kaynaklanmaktadır. Derleme boyunca kendini gösteren meselelerden biri, bir entelektüel olmanın, özellikle de kendini adamış bir entelektüel olmanın ne anlama geldiği meselesidir. Buradaki metinlerden bazıları bütünüyle politik bir okur kitlesine, bazıları da akademik camiaya yönelik olarak yazıldı. Metinlerden çoğu bu tarz bir yazma pratiğinin politik tartışmalara katılmak için nasıl kullanılabileceğine dair en uygun yolu bulma arayışında. Bu sebeple yazım tarzı hem büyük ölçüde değişken hem de kendisi sarih bir merakın nesnesi. Amacım hem politik angajman hem de özellikle entelektüel katkı hususunda ısrarcı olacak bir yol bulmak.

Mekân ve yer kavramlarının doğası, bu ikisi arasındaki ilişki ve bu ilişkinin kimi açılardan toplumsal cinsiyetle bağlantısı, kitabın merkezinde duruyor. Metinler tek tek her birinin doğası ve birbirleriyle ilişkilerine dair bir iddianın gelişiminin izlerini sürüyor. Üç bölüm sırasıyla bu üç kavram (mekân, yer, toplumsal cinsiyet – ç.n.) altında yapılanıyor. Her bir bölümün girişi de benzer biçimde bu terimlerden birine odaklanmakta. Fakat öte yandan bu üç odak noktası kitabın her bölümünde mevcut: Radikal coğrafyanın toplumsal cinsiyete tabi doğası bölüm I’de kendini gösterirken, bölüm III’teki son metin de mekân kavramına ilişkin bir tartışma sunmakta. Bölümlerin ayrıştırılması, karşılıklı olarak bu nosyonların birbirini dışlıyor olmalarına dair değil, odak noktasına ilişkin bir mesele.

Okumakta olduğunuz bu genel girişte bazı kavramsal meselelere hâlihazırda ışık tutuldu; I, II ve III. Bölümlerin girişleriyse mekân, yer ve toplumsal cinsiyet ile bunların karşılıklı yapılanışları arasında daha ampirik bağlantılara odaklanmakta. Bu bölüm girişleri, aynı zamanda takip edecek metinlere dair bir tartışmanın bağlamını da ortaya koyuyor. Özellikle bölüm I ve II’nin girişleri, izleyen metinleri hem coğrafya içindeki tartışmanın hem de bu tartışmaların büyük ölçüde karşılık geldiği sosyal ve politik değişimlerin bağlamına yerleştirmeyi deniyor. Kaçınılmaz ve belki de özel olarak sosyal ve politik değişimlere ilişkin tartışmanın hikâyesi kısmî ve spesifik olarak benim görüş açıma yaslanıyor. Bunlar; karmaşık, değişken ve hiçbir surette doğrusal olmayan tartışmalardan belli kesitler. Bu biçimde ele almamın sebebi, metinlerin nereden geldiğini, onu neden söylediğim ve neden o zaman söylediğime dair bağlamı, o bağlamı benim gördüğüm gibi yansıtabilmek.

Bölüm III’ün girişi esasen toplumsal cinsiyete odaklanıyor ve önceki iki girişin formuna bürünmüyor ya da bunu daha az yapıyor. Burada daha ziyade yapılmak istenen, mekân, yer ve toplumsal cinsiyet inşasıyla ilgili ampirik meselelere yönelik özel bir dikkat göstermek suretiyle, derlemedeki metinlerin bu tartışmalara dair sunduğu bağlantılardan kimilerini görünür kılmak.

Bu formülasyon oldukça açıktır. Sorunsallaştırdığım husus kadınların coğrafyası değil, toplumsal cinsiyetin inşası ve toplumsal cinsiyet ilişkileri. Bunun da ötesinde, bir feminist olarak entelektüel çalışma yürütmek sadece toplumsal cinsiyet üzerine çalışmayı değil -ve nihayetinde öyle düşünüyorum ki belki de bundan daha önemli olanı-, kuramsallaştırmaya dair toplumsal cinsiyete tabi düşünüşümüzle ve kullandığımız kavramların toplumsal cinsiyet yüküyle hesaplaşmayı içerir. Bu sebeple, mekân ve yer kavramlarının günümüzdeki hâkim kuruluşuna dair kimi ‘eril’ unsurların bazılarının ve (her daim kültürel olarak spesifik olan bazılarının), içinden geçtiğimiz süreçte ziyadesiyle sorunlu hale gelmiş olduğunu öne sürmek istiyorum. Ya/ya da anlayışının türevlerini belirleyen kavramsal ikilikler, ayrıcalıklı ya da sınırlandırılmış olma halini vaz eden yer-kimlik kavramları ve yerin evle duygusallaştırılmış ittifakı etrafındaki meseleler bu gibi unsurlara örnektir. Bunların hiçbiri günümüzde işimize yaramıyor; hem entelektüel hem de politik olarak tıkanıklık yaratıyorlar. Bununla beraber amacım ‘eril’ bakış açısının yerine ‘dişil’ bir bakış açısını geçirmek de değil (feminist bir bakış açısının belli bir çeşidini geçirmekse, olabilir). Daha ziyade bütün bu hikâyeyi sorunsallaştırmak istiyorum. Mekânın ve yerin kavramsallaştırılmasına dair halen yaygın ve baskın olan yaklaşımların, toplumsal cinsiyetin kavramsallaştırılmasına dair çağımızda hâkim olan batılı düşünme biçimleriyle aynı tarzda inşa edildiğini, bu düşünme biçimini hem yansıttığını hem de etkilediğini iddia ediyorum. Bu sebeple bu derlemedeki metinler cinsiyetli insanların inşasında mekânsal farklılaşmaların önemine dair bir farkındalıktan hareket edip bu toplumsal cinsiyetlerin günümüzdeki kültürel olarak spesifik inşasıyla mekân ve yere dair kavramsallaştırmalarımızın belli yönleri arasındaki ilişkinin sorgulandığı bir sürece doğru evriliyor.

Çev. Ayten Alkan

[1] İktidar/Bilgi (Power/Knowledge, Brighton, Harvester, 1980), kitabında (s. 149), mekânın ‘ölü, sabitlenmiş, diyalektik olmayan, hareketsiz’ bir şey olarak tasavvur edilme biçimine atıfta bulunan Foucault’ydu, ama başka birçokları da bu perspektifi paylaştı (bkz. ‘Politika ve mekân/zaman’). Yapısalcılık üzerine tartışmalarda ‘mekânsal’ teriminin kullanımına dair Levi-Strauss, Sartre, Ricoeur ve Braudel’in yazdıklarına bkz.

[2] Mae-Wan Ho, ‘Reanimating nature: the integration of science with human experience’, Beshara, 1988, s. 16-25.

[3] Konuşma 1908 yılında yapılmıştır, buradaki atıf 1964’te yayımlanan bir kitaptan: H. Minkowski, ‘Space and time’, J.J.C. Smart (ed.), Problems of Space and Time içinde (New York, Macmillan, 1964, s. 297-312; alıntı s. 297’den), fakat ben bunu 1993’te Tim Unwin’in The Place of Geography’sinden (London, Longman, 1992), (s. 199) okudum. Bu kitabın son bölümünde Unwin de zaman ve mekâna dair benim burada tartıştığıma benzer bir örnek sunuyor.

[4] Unwin, The Place of Geography, s. 201.

[5] R. Flood and M. Lockwood (eds), The Nature of Time (Oxford, Basil Blackwell, 1986), s. 4; Unwin, The Place of Geography, s. 201’de alıntılanıyor.

[6] Bkz. R. Stannard, Grounds for Reasonable Belief (Edinburgh, Scottish Academic Press, 1989).

[7] ‘Politika ve mekân/zaman’ın iddiası, Ernesto Laclau’nun New Reflections on the Revolution of our Time’ının (London, Verso, 1990) bu konudaki değerlendirmesine atıfta bulunmakta, zira kendisi bu bakış açısının en yakın zamanlı ve en etkili savunucularından biridir. Bana öyle geliyor ki Laclau mekânsal olana bir temsil, bir ideoloji, bir kapanıklılık olarak atıfta bulunurken, mekânsal olanın alanıyla harita nosyonunu karıştırıyor olabilir. Bir harita, şüphesiz hiçbir surette ‘mekânın kendisiyle aynı şey’ değildir; ‘fakat açıkça temsil ve yer’de ideolojik olarak sabitleme yan anlamları’na sahiptir (kişinin yönünü bulabilmesi için dünyaya bir düzen empoze etme girişimi). Laclau’nun yakalamaya çalıştığı, bu yan anlamlardır.

[8] ‘Politika ve mekân/zaman’da, ‘toplumun bir çeşit 3-D (3 boyutlu, ç.n.) . . . -zamanın içinden hareket eden bir dilim- olarak tasarımından kaçınmalıyız önermesinde bulunuyorum’. Burada da -Unwin’in gösterdiği gibi- fizikle paralellikler mevcuttur. Nitekim Unwin, Schlick’e atıfta bulunur: ‘şimdinin anlık durumunu temsil eden üç boyutlu kesitin dört boyutlu dünyada zaman ekseni boyunca başıboş dolandığı . . . ileri sürülemez. Zira bu türden bir gezinti zaman içinde olmak zorundadır ve zaman model içinde hâlihazırda temsil edilmektedir, modele dışarıdan eklenemez.’ Bkz. M. Schlick, “The four-dimensional world’, J.J.C. Smart (ed.), Problems of Space and Time içinde (New York, Macmillan, 1964), s. 292-6; bu alıntı s. 293’ten ve Unwin, The Place of Geography, s. 200’de alıntılanıyor.

[9] ‘Bir kavrayış’ diyorum, çünkü yakın zamanda yer’in -eklemlenmiş ilişkiler olarak ve aynı zamanda mutlak lokasyon olarak- çift veçheli doğasına dair çok ilginç önermelerde bulunuldu, (örneğin, Andrew Merrifield, ‘Place and space: a Lefebvrian reconciliation’, Transactions of the Institute of British Geographers, 1993, vol. 18, no. 4, s. 516-31). Bu önerme aynı zamanda fizikten de -özellikle dalga ve madde (parçacık) olarak çifte mevcudiyetten bahseden kuantum mekaniğinden- yararlanır. Yanı sıra ve ziyadesiyle ilginç bir biçimde Marks’ın fetişizm üzerine çalışmalarıyla paralellikler gösterir. Bu bakımdan, tartışma konusu yapmayı ve yerinden oynatmayı amaçladığım yere dair farklılaşan bakış açıları bağlamında, yerin ilişkisellik olarak kavranışını öne çıkarmanın şu anda önem taşıdığını düşünüyorum. Marx hem şey hem de ilişkiler olarak emtiadan bahsetmiştir, fakat fetişizm olarak nitelediği ilkine dair olandır; emtianın ilişkisel doğasını öne çıkarmak suretiyle ilkini yerinden oynatmayı amaçlar.

[10] Biricikliğin yegâne kaynakları bunlar değildir; bkz. ‘A global sense of place’.

[11] Yerlere ve biricik oluşlarına dair bu yaklaşım hakkında yürüttüğüm tartışmanın orjinali, ‘Industrial restructuring as class restructuring: production decentralisation as local uniqueness’, Regional Studies, 1983, 17(2), s. 73-89’da bulunabilir. Bu metnin genişletilmiş versiyonu Spatial Divisions of Labour’un (Basingstoke, Macmillan, 1984) 5’inci bölümüdür. Burada yerleri, emeğin daha geniş çevrimde, ulusal ve uluslararası mekânsal bölünmelerinde sahip oldukları roller dizisinin bileşiminin karmaşık bir neticesi olarak ele alıyorum.

[12] Anthony Giddens, The Consequences of Modernity (Cambridge, Polity, 1990) s. 18 [Türkçesi: Modernliğin Sonuçları, çev. Ersin Kuşdil, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 7’inci baskı, 2016]. Giddens’ın ‘orada bulunma’ ve ‘orada bulunmama’ arasında yaptığı ayrımla ilgili olarak gündeme getirdiği temel meseleyi paylaşıyorum, fakat varlığa ilişkin metafiziğin genel eleştirisi çerçevesinde bakıldığında bu ayrım pek mutlak kırılgan görünecektir (bkz. ‘Ev diye adlandırılan bir yer?’, ve Sayla Benhabib, ‘Epistemologies of postmodernism: a rejoinder to Jean-Francois Lyotard’, New German Critique, no. 33,1984, s. 103-26 ve Iris Marion Young, “The idea of community and the politics of difference’, Social Theory and Practice, vol. 12, no. 1, spring 1986, s. 1-26). Bu türden bir metafiziğin kendisi, burada eleştirilen yer-kimlik anlayışının ardında yatan kimliğe dair akıl yürütmenin belli bir formu ve sınırların kuruluşuyla bağlantılıdır (aynı zamanda aşağıya bkz.).

[13] BBC Radyo’nun 1948’den itibaren yürüttüğü, önde gelen entelektüel ve toplumsal figürlerin konuşmalarına yer veren program dizisi. Ç.n.

[14] Edward Said, ‘Entelektüelin temsilleri’ serisinin ‘Ulusları ve gelenekleri uzakta tutmak’ konulu ikinci Reith Dersi, 1993. Bu dersin gözden geçirilerek kaleme alınmış metni Independent, 1 Temmuz 1993, s. 14’te yayımlanmıştır.

[15] Bu nokta da Liz Bondi tarafından ‘Feminism, postmodernism and geography: a space for women?’, Antipode, vol. 22, 1990, s. 156-67’de gündeme getirilmiştir. Tartışmanın karmaşık ayrıntılarına burada girmeksizin, bu, coğrafyanın bilimsel erilliğinin -çok genel ifadesiyle- estetiğe değer biçme edimi tarafından karmaşıklaştırıldığı yollardan sadece biridir (bu dfeğer biçme ediminin kendisi de bizzat eril bir forma bürünür). Gillian Rose buradan giderek, Feminism and Geography’de (Cambridge, Polity, 1993) şunu yazar: ‘Coğrafi söylem … ziyadesiyle hareketlidir: Odağını değiştirir ve kurucu karşıtlıkların her iki yanıyla da bağlantıda kalmaya devam eder. Kendisine hasım olan kadar ötekiyle de büyülenmiştir.’ (s. 77).

[16] Bkz. K. Robins, ‘Prisoners of the city: whatever could a postmodern city be?’, New Formations, 15,1991, s. 1-22 ve P. Emberley, ‘Places and stories: the challenge of technology’, Social Research, 56(3), 1989, s. 741-85.

[17] Chantal Mouffe, ‘Radical democracy: modern or postmodern?’, Andrew Ross (ed.), Universal Abandon? The Politics of Postmodernism içinde (Minneapolis, University of Minnesota Press, 1988), s. 31-45. Alıntı s. 44’ten. Aynı zamanda bkz. Anna Yeatman, ‘A feminist theory of social differentiation’, Linda J. Nicholson (ed.), Feminism / Postmodernism içinde (London, Routledge, 1990), s. 281-99 ve Teresa de Lauretis, ‘Feminist studies/critical studies: issues, terms and contexts’, T. de Lauretis (ed.), Feminist Studies/Critical Studies içinde (Basingstoke, Macmillan, 1986), s. 1-19. Kimliğe dair bu bakış açısı yere uygulandığında, yerel topluluk ile yerellik arasındaki örtüşmeye dair varsayımlar daha da sorunlu bir nitelik kazanır.

[18] Aynı zamanda bkz. Doreen Massey, ‘Double articulation: a place in the world’, Angelika Bammer (ed.), Displacements içinde (Indiana University Press, 1994).

[19] Herbert I. Schiller, ‘Fastfood, fast cars, fast political rhetoric’, Intermedia, vol. 20, nos. 4-5, August-September 1992, s. 21-2. Alıntı s. 21’den.

[20] Dolayısıyla, “‘yerel’, kültürel kimliğe ilişkin, ancak küresel olanla temasa geçmediği sürece “özgün” kalacak yerli bir kaynak olarak görülmemelidir. Daha ziyade, ‘yerel’in kendisi çoğunlukla küresel kaynak ve girdilerin ‘yerlileştirilmesi’ suretiyle üretilir.” (David Morley, ‘Where the global meets the local: notes from the sitting room’, Screen, vol. 32, no. 1, spring 1991, s. 1-15).

[21] Londra’da bulunan bir bölge. Buradaki limanlar bir zamanlar dünyanın en büyük limanı olan Londra limanının bir parçasıyken, bugün konut ve iş bölgesi olarak yeniden inşa edilmiş durumdadır. Ç.n.

[22] Genç, orta sınıf, iyi ücretli işlerde çalışan, finansal başarı ve mal-mülk sahipliğine odaklanmış kentli kesimi ifade etmek için kullanılır. Young Urban Professional (genç, kentli, profesyonel) sözcüklerinin baş harflerinden oluşturulmuş bir kısaltmadır. Ç.n.

[23] Bkz. örneğin, Genevieve Lloyd, The Man of Reason: ‘Male’ and ‘Female’ in Western Philosophy (London, Methuen, 1984).

[24] Bunun, ‘yerel’in sık sık ‘gündelik hayat’la örtüştürülmesiyle de ilgisi vardır. Söz konusu örtüşmeye dair de ciddi çekincelerim var. Bkz. Doreen Massey, ‘Localities in regional geography’, La Societal Catalana de Geografia (ed.), Regio i geografta regional içinde (Katalanca – İngilizce versiyonuna yazardan ulaşılabilir). Michael Peter Smith de yerel-küresel ikiliğine ve bu ikiliğin pratik ifadesi olan ‘küresel düşün, yerel hareket et’ mottosuna itiraz eder. Ulus-ötesi göçmen siyaseti üzerine yapılan çalışmalardan yola çıkarak, ‘küresel olarak hareket ederken yerel olarak düşünmek’ ve ‘çoklu yerelliklerde yaşamak ve hareket etmek’ üzerine vak’aların çerçevesini çizer (‘Can you imagine? transnational migration and the globalisation of grassroots polities’, Conference, ‘World Cities in a World System’, Sterling, Virginia, April 1993, teksir).

[25] Bkz. Toni Morrison, Beloved (London, Pan, 1987). ‘Ev’ üzerine tartışmalar için bkz. bell hooks (baş harflere ilişkin tercih hooks’a aittir, ç.n.) Köprüler ve sınırlar üzerine, bkz. bell hooks, Moraga and G. Anzaldiia (eds), This Bridge Called My Back: Writings by Radical Women of Color içinde (Watertown, Persephone, 1981). Kimi lezbiyen kültürlerin coğrafyalarında kamusal/özel ayrımının sorunlu doğası, Gill Valentine’in ‘Negotiating and managing multiple sexual identities: lesbian time-space strategies’, Transactions of the IBG, vol. 18, no. 2, 1993, s. 237-48 makalesinde etraflıca ele alınmaktadır.

[26] Bkz. örneğin Elspeth Probyn, ‘Travels in the postmodern: making sense of the local’, Nicholson (ed.), Feminism/Postmodernism içinde.

[27] Lloyd, The Man of Reason, s. 50. Gillian Rose’un Feminism and Geography başlıklı çalışması bu meseleyi etraflıca ele alır.

[28] Sue Golding, “Reclaiming the ‘impossible’ urban as site specific for a radical democracy’, Institute of British Geographers Annual Conference, Swansea, January 1992. Elizabeth Wilson, The Sphinx in the City: Urban Life, the Control of Disorder, and Women (London, Virago, 1991). Gill Valentine de ‘Out and about: a geography of a lesbian landscape’, International Journal of Urban and Regional Research (1994), lezbiyenlerin kırsal alandan kentsel alana doğru hareketliliğini ortaya koyar.

[29] Bu konuda aynı zamanda bkz. Patty Chalita, ‘Voices from across the hall: mapping spatial metaphor and the politics of difference’, American Association of Geographers, 1992.

[30] Kitabın basım tarihi 1994’tür. Ç.n.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s