Feminist Deyince Aklınıza Gelen İlk İsim…

2006, Kasım, İHD Bülteni, S.106, 16-8.

Hayat, yapıp ettiklerimizle çoğaldığından çok ertelediklerimiz, ihmal ettiklerimizle eksiliyor sanırım. Bir mektup mesafesindeydi bana yıllarca. Beynindeki tümörlerle mücadele ettiğini öğrendiğimde kısalmıştı da bu mesafe üstelik. Hastalığının son demlerinde Pazartesi dergisinde O’na açılan mektup sayfaları kolaylaştırdı belki bu ihmalimi; ifade edebileceğim neredeyse her şey başka kadınlarca dile getiriliyordu çünkü: Ayşe Düzkan, “türkiye açısından çok önemli bir şey yaptı. bir kadının yalnız başına sadece ayakta durabileceğini değil, mutlu da olabileceğini gösterdi. Bu fikri hayatımıza soktu” derken, Yelda Yücel, “Onun tedrisatından geçmeyen feminist var mıdır?” diye soruyor, Ayşen Hadimoğlu, tartışma programlarında kızmadan nasıl konuşulacağını O’nu izleyerek öğrenmeye çalıştığını anlatıyor, Nermin Yıldırım, “Bazı Kadınlar vardır,” diyordu, “onları tanımazsınız, birçok konuda aynı sözü de söylemezsiniz belki. Ama onların inadına, tutarlılığına, azmine ve hayata karşı takındıkları tavra hayran olur, saygı duyarsınız”…

0000000023491-1Kadının Adı Yok büyük tartışmalar yaratırken, ben ilk aşkımın acısıyla boğuşan 15 yaşında bir genç kızdım; ne Kadının Adı Yok’tan ve kopardığı acayip “muzırlık ve müstehcenlik” tartışmalarından ne aynı yıl düzenlenen ilk feminist sokak eylemlerinden ne de asimetrik aşkın cinsiyetçi doğasından haberim vardı. O sıralar adının, çerçevesinin ne olduğunu henüz tanımlamadan yürüttüğüm feminist mücadele atraksiyonları; sinirlendiğim gazete haberleri yüzünden köşe yazarlarına yazı yazmak, şirin mi şirin hanım mı hanım ölçülü mü ölçülü bir sınıf arkadaşım, “ama sen kızsın, böyle oğlanlar gibi bağırıp çağırıp okul bahçesinde taşkınlık yapamazsın” dediğinde “ne yani senin gibi önüme çıkan her oğlan beni sevsin diye mır mır yapmak daha mı iyi” tepelemesiyle kavga etmek ve annem üzüldüğü zamanlarda ne yapacağımı çok da bilemeden onu teselli etmeye çalışmaktan ibaretti. Ve bunlara eşlik eden o değişmez “bir şeyler yanlış, sorunlu, adaletsiz, hakkaniyetsiz, acıtıcı, ama ne ama ne???” huzursuzluğu…

Üç yıl sonra, üniversite sınav sonuçlarını beklediğim yaz, bu kez ikinci kitabı kaçırmıyor 0000000023492-1ve Aslında Aşk da Yok’u okuyorum. Annemi, annemin üzüntüleri karşısındaki çaresizliğimi, aşkın neden “var” olamadığını, erkekleri ve erkekliği, kadınlığın neden hep bir yanıyla cezaymışçasına yaşandığını daha iyi anlıyorum artık. Anlamakla kalmıyorum, yeni bir feminist mücadele tarzı da keşfediyorum yine bu roman vesilesiyle: O yaz bir fabrikada çalışıyorum, ilk çalışma deneyimim. Kadınlarla erkeklerin neden farklı bantlarda çalıştığını anlayamıyorum, neden hep çok genç kadınların çalıştığını da. Sekreter bir arkadaşım var. Nişanlı. Nişanlısı her akşam servisten alıyor onu, benim de halimi hatırımı soruyor her seferinde. “Evlendikten sonra çalışmazsın” diyormuş arkadaşıma. “Al” diyorum, “bu çok güzel bir roman”, arkadaşım da okuyor Asena’yı. Nişanlısı bir daha sormuyor halimi hatırımı. “Feminist mi olacaksın” demiş arkadaşıma…

Sonraki yıllarda, ne zaman “poponda bir kuyruk mu var yoksa” dercesine “feminist misin yoksa” sorusuyla karşılaşsam hemen “ama Duygu Asena…” diye başlıyor tehlikeyi savuşturma refleksleri. Ben bu memlekette Duygu Asena’dan başka ne çok ne akıllı feminist kadınlar olduğunu, feminizmin uçsuz bucaksız şeyler söylediğini keşfededurayım, “ama ne, ama ne???” sorularımın yanıtları birer birer geledursun, karşıma çıkan çoğunluğu erkek “ay feminist misin yoksa”cıların tanıdıkları tek “kuyruklu” O, soruları da ya yok ya da olası yanıtlardan korktukları için sorulardan da huzursuzluktan da pek hoşlanmıyorlar. Ben Asena’yı aklım başıma erdikçe kendi kendime –ve şimdi anlıyorum ki haksızca- “çok yumuşak, liberal, biraz korunaklı, bireysel özgürlüğe odaklı, yapısallıkları gözden kaçırıyor” diye eleştiredurayım, feminizmi bu memlekette popülerleştiren, yaygın anlamda tartışılır kılan yegane kadın figür olduğundan olsa gerek, “onlar”ın Asena’yı benden çok ciddiye aldıklarını fark ediyorum her seferinde, şaşkınlıkla. Kadın bedeni ve cinselliği üzerine korkmadan çekinmeden konuşup yazarak, Filiz Koçali, Stella Ovadya gibi muhteşem feministlerle çıkardığı dergilerde kendini bilmez kadın düşmanlarının “ağzına biber” sürerek, Kadınca dergisiyle Türkiye basılı gündemine dayağı ilk kez ve elbette bir başka türlü yerleştirerek, Milliyet’teki yazılarında dört bir yandan gerçek öykülerin kanırtıcılığını sergileyerek, TV programlarında kaba, sinirli ve ödlek adamlara bütün sakinliği ve nezaketiyle eni konu hesap sorarak, … besbelli bir simge olmuştu Duygu Asena. Anti-feministlerin –haydi, hiç değilse feminizmin ne demek olduğunu bilmeyenlerin- “şeytanlar”ın karşısında haç çıkarır gibi uzatıverdikleri bir simge…

Öyle ki, karalayıcı, aşağılayıcı efsaneler uyduruluyordu o simge etrafında… Neymiş efendim bir TV tartışmasında Nazım Hikmet için “kartpostal şairi oldu” demesi üzerine Can Yücel “kart sensin postal da sana girsin” deyivermiş… Duygu Asena böyle bir olay yaşanmadığını defalarca yazmasına karşın yere göğe koyamadığımız Can Yücel çıkıp bir yalanlama yürekliliğini göstermedi ya, bu edepsizliği yapsaymış da bir demek… İpek Çalışlar’ın Latife Hanım’ını okuduktan sonra annemin “o kadar sevmedim artık Atatürk’ü” demesi gibi, ben de ondan sonra sevmedim artık Can Yücel’i… Çünkü biliyorum, kadınlara fenalık yapıldıkça devrim mevrim olmaz, olamaz.

Memleketin pek ciddi en ciddi işleriyle uğraşan solcu –hiç değilse güya eleştirel, güya demokrat- erkeklerinin Duygu Asena simgesi altında kimsenin paspası olmamak isteyen Türkiyeli kadınları en hafif tabiriyle hafifseme örneklerinin bundan da ibaret olmadığını daha sonra öğrenecektim. Türkiye’de ilk kez olarak işkenceden mosmor olmuş bir insanın fotoğrafına sayfalarında yer veren Kadınca dergisi, “ciddi” bir dergide, “zangır zangır titreten orgazm” başlıklı imzasız bir yazıyla (yazarının demokratımız Murat Belge olduğu söylenir –ki O da yalanlamış değildir…) vaktiyle ti’ye alınmıştı… Eh, bunların yanında, benim karşıma çıkan “… ama Duygu Asena … erkek düşmanı, sert, hırçın,…” mızmızlanmaları hiç değilse cehaletten kaynaklanan bir korkuyu ifade ettiğinden, daha masum görülebilir.

Ursula le Guin’in dediği gibi, belki de “devrim yapamazsın, devrim olabilirsin ancak.” Duygu Asena, “olabilmişti”… Bu memleketin nice assolist kadını, şirine gazetecisi,  Kenan Evren, Süleyman Demirel, muhtelif çok renkli iş adamları gibi korkunç karakterler karşısında çıtkırılırken, o hiçbir korkunç kişiye ve şeye, hiçbir ruh göçmesi – ruh üşümesi haline eyvallah demedi. Birileri çıtkırılmak üzere salt bir ömürlük hayatlar kurarken, O çok ömürlük bir hayatı yeğliyordu: Kürt kadınların yanındaydı, F-tipi’ne karşı ses çıkarıyor, cezaevinden gelen mektupları yayınlıyor, milliyetçiliğe, şovenizme, militarizme, maşizme karşı duruyordu. Biliyorum ki, tabutunu omuzlayan kadınların hayatlarında sürdürecek kendini. Yalnızca benim gibi ergenliğinde O’nunla tanışanlar değil, öldüğü gün doğan kız ve oğlan çocukları da çok şey borçlu olacaklar O’na…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s