Kıstırılıp Kaldığımız Yerler

Bia-Net, 2007

Bir duvar örmeden önce, neyi içerde, neyi dışarıda bırakacağımı bilmek isterim. 

Robert Frost

Şirin Tekeli, tek parti döneminden (1923-46) günümüze değin, kadınların siyasetteki varlığının ana eksenini sembolizmin oluşturduğunu saptayarak, kadın hareketinin içinde bulunanların ve / ya da feminist teori çalışanların önünde büyük bir ufuk açmıştır. Türkiye siyasal yaşamının zigzagları içinde kadın siyasetçiler (özellikle de milletvekilleri), farklı dönemlerde farklı değerleri simgeleyegelmişlerdir. Tek parti döneminde kadınların siyasetteki formel varlığı rejimin anti-demokratik niteliğinin kısmi telafisiydi: sınırlı da olsa Meclis’teki temsiliyetleri rejimin demokratikleşme vaadi ya da en azından potansiyelinin işaretiydi. Böylelikle, bir yandan, Avrupa’nın faşist tek parti rejimlerinden farklılığın, bir yandan da Cumhuriyet’in kadın devrimi, batılılaşma, modernleşme, medenileşme ve laiklik yönündeki politik iradesinin vurgulanması imkânı doğdu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Dr. Fatma Memik gibi kimi milletvekillerinin kişisel iradelerine rağmen göreve getirilmeleri de tek parti döneminde uygulanan örtülü kota da bu sembolizmin taşıdığı önemin bir ifadesidir.

Tekeli, 1946’dan sonra, farklı biçimlerde bu eksenin sürdüğünü anlatır: 1960, 72 ve 80 müdahalelerinin ardından yasaklı hale gelen erkek siyasetçilerin karılarının, kızlarının, kız kardeşlerinin “alter-ego”lar olarak siyasette etkin hale gelmesi; özellikle laiklik- kemalizm / islamcılık dikotomisine yaslanan siyasal kriz zamanlarında “uygun” kadın milletvekillerinin Kemalizm ve Cumhuriyet adına desteklenmesi bu farklılaşan ifadelerin bazılarıdır. Kadınların politik varlığının çatışan veri ideolojik konumlanışlar etrafında araçsallaş(tırıl)ması diyebileceğimiz bu aks, belki de en somut ve çarpıcı örneğini 2 Kasım 1999’da verdi: Yeni oluşmuş Meclis’in açılış töreninde, milletvekili olarak seçilmiş Merve Safa Kavakçı’ya Bülent Ecevit’in “gönderin bu kadını!” çıkışı ve DSP’li ve CHP’li kadın milletvekillerinin Meclis kürsüsü etrafında oluşturdukları zincir, bana kalırsa, her şeyden önce bir demokrasi, bunun ötesinde insanlık trajedisiydi. Tıpkı bir vakitler Çetin Altan’ın linçine ramak kalması, tıpkı 1994 seçimlerinin ardından Leyla Zana ve arkadaşlarının Meclis’ten sürülmesi, tıpkı %10 barajı gibi.

Hangi Kadın?

Epeydir biliyoruz, cinsiyetçi süreç ve pratiklerin en derin ve güçlü mekanizmalarından biri olan iki(n)cilleştirme, yalnızca cinsler arasında değil, cinslerin kendi içinde de işler. Nasıl ki erkekler arası ilişkilerin ana temelini oluşturan ve belli erkeklik biçimlerini dışlayan bir “hegemonik erkeklik” varsa, en çok ideolojik ve kültürel desteği bulan kadınlık örüntüsünün merkezinde de “ön plana çıkarılmış kadınlık” tanımları yer alır. Kimi feminist yazarların “erkek egemenliğinin yapısal böl-yönet politikası”yla kastettikleri bu tür bir süreçtir. Bu çerçevede en usturuplu kullanılan söylem “kurtulmuş-ezilen kadınlar” ikiliği üzerine oturanıdır. Bu tür bir ayrım, eninde sonunda “kadınların doğal özellikleri”ne yaslandığı gibi, cinsiyetçi rejimin yapısal boyutlarını da gözden kaçırır.

Hegemonik erkeklik gibi bir hegemonik kadınlıktan söz edilememesi, toplumdaki bütün kadınlık biçimlerinin bir bütün olarak kadınlığın erkekliğe tâbi kılınması bağlamında yapılandırılmasındandır: “ön plana çıkarılan kadınlık”ın, öteki cins üzerinde egemenlik kurmaya yaslanan bir tanımı yoktur[1]. İkincisi, toplumsal iktidarın erkeklerin elinde toplanması, kadınlar için çok sınırlı bir alan bırakır. “Pasta diliminin küçücük olması”ndan kaynaklanan ve kadın/feminizm-karşıtı hareketçe olduğu kadar kadın hareketinin kendisince de çokça vurgulanan kadınlar-arası çekişmeler, çekemezlikler, ilk engelde geri çekiliverme, otorite eğilimlerinde bu tür bir alan sınırlılığının çok büyük belirleyiciliği vardır.

Hangi mekanizma kanalıyla olursa olsun cinsiyetçi süreçler, pratikte cins-seçici olmadığından, açıktır ki kadınlar da bu süreçlerin etkisindedir, kimi kez de ajanıdır. Bourdieu bunu “simgesel şiddet” kavramı çerçevesinde açıklar: Buna göre, sistematik olarak “en iyi kısmı erkeklere veren” emeğin cinsiyete dayalı bölünüşü ve simgesel uzantılarının (yeniden)ürettiği iktidar ilişkileri kadınların “bilişsel şemaları”nı da oluşturur. “Toplumsal yapıların bedenlere yerleşmesi” olarak nitelediği bu mekanizmayı Bourdieu, kadınların kendilerini algılayışlarını yine kendi devingenlik alanlarını sınırlayacak yönde ciddi bir biçimde etkilediği ve çoğu zaman iktidar / baskı uygulayanı ödüllendirdiği için “simgesel şiddet” olarak niteler[2].

Ne yapmalı?

Bu sorunun yanıtını verebilmek, bana kalırsa, tam da “hangi kadın” sorusuna temkinli yaklaşmaktan geçiyor. Kimlik siyasetlerinin, ilişkisellikten çok karşıtlıkların iki yanına odaklanan bir perspektifin dondurucu ve içe kapanmacı sonuçlarından kaçınmak için. Ve kadın (bence daha doğrusu cinsiyetler) siyaseti söz konusu olduğunda, daha geniş bir çerçevenin, hâkim cinsiyet rejiminin (yeniden)ürettiği ikili bölünmelerin üstesinden gelebilmek için. Sibel Eraslan’ın tabiriyle “çifte tanımsızlık diyarı”nda varlık mücadelesi veren başörtülü (türbanlı, müslüman, ne derseniz deyin) kadınları temel yurttaşlık haklarından yoksun bırakan, unutulmamalıdır ki, “ön plana çıkarılan kadınlık” tanımlarını üretenle aynı çerçevedir. “Bıyık takarsınız, iyi hoş, ya türban, hayır takmam, evet takarım” gibi bir kısılıp kalmayla meseleye yaklaşmak, yine veri dikotomilerin içinden konuşmaktır ve son kertede iktidarın, toplumsal söz’ün cinsler arası paylaşımında mevcut statükonun korunmasına yarar.

“Kadın / cinsiyet siyaseti” denen şey, bir ideolojinin farkındalığından beslenir: Bu da cinsiyetçi ideolojidir; marksist solundan islamcılığa, veri ideolojik perspektiflerin / konumlanmaların istisnasız hepsine farklı biçim, içerik ve düzeylerde sinmiştir. Dolayısıyla, veri siyasetleri olduğu gibi sahiplenerek cinsler açısından özgürleştirici bir yol izlenemez. Bir başka deyişle, veri siyasetlere cinsiyet-yüklü değilmişçesine yaklaşmanın kendisi cinsiyetçi sonuçlara teşnedir. Ol vakit, “cinsiyet siyasetine sol siyaseti öncelerim” demek de yanlış kurulmuş bir hiyerarşik dikotomidir.

Son olarak, 1990’lar ve 2000’lerde kadın hareket(ler)i  bu minvalde çok önemli bir yol kat etti: Ben başka bir politik hareket görmemişimdir, içinde bulunmamışımdır ki, müslümanından marksistine, kafasının sol tarafı sağ tarafından daha çok çalışanından kalbi sağ tarafında atanına kadar birbirine doğrudan doğruya temas edebilsin, birbirini hakkıyla eleştirebilsin, bir de üstüne üstlük ortak karar, irade ve eylem alanları yaratabilsin (olmuş bitmiş, yeterli filan olduğunu iddia etmiyorum). Siyasetsizleşmek değildir bu. “Aman ne güzel, ne renkliyiz” şenliği de değildir. Başka açılardan çok farklı toplumsal koşulların, bir cinsiyet kategorisinde ortaklık ve benzerlikleri olan öznellikler yaratabiliyor olmasındandır. Maddi varoluş koşullarında bir benzerlik olmasa idi, yine maddi olarak olanaklı olamayacaktı bu. Özetle, “cinsiyet kategorisi, politik bir kategoridir”. Geriye gitmenin de lüzumu da yoktur.

Bu yazıyı, Sibel Eraslan bitirsin isterim[3]: “Korkulacak bir şey yok, hep beraber kadınız işte… o kadar.”

[1] Connell, R.W. (1998) Toplumsal Cinsiyet ve İktidar (çev. Cem Soydemir) (İstanbul: Ayrıntı)

[2] Bourdieu, P. (2001) Masculine Domination (Cambridge: Politiy Pr.)

[3] Eraslan, S. (2002) Uğultular… Silüetler… 90’larda Türkiye’de Feminizm (der. Aksu Bora & Asena Günal) (İstanbul: İletişim)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s