Liberalizmin Tuzağına Düşmek

25 Mart 2007, Radikal İki.

Radikal yazarı Nuray Mert’in feminist olmadığı, yazılarını ve konuşmalarını takip eden herkesin malumu. Kendini solcu olarak tanımlayan bir entelektüel o. Solculuğunun büyük ölçüde “vicdan kaynaklı” olduğunu türlü bağlamlarda ve biçimlerde ifade ediyor. Solcu olmakla birlikte, genel eğilimin aksine aynı zamanda müslüman olarak tanımlıyor kendini ki muhtemelen inanan kimliği de vicdanının bir uzantısı. Tahlillerini sınıfsal eksende yapmakla birlikte, başörtülü kadınların yasaklılıkları ve uğradıkları ayrımcılık, ırkçılık gibi toplumsal-politik sorunlarda, saf anlamda sınıfsal tahlille sahip olunamayacak duyarlılıklar gösteriyor. Ve fakat, böylesine vicdan yönelimli bir entelektüel ve politik kavrayışa sahipken yıllardır vicdanının uzanamadığı bir eşitsizlik, ayrımcılık, iktidar ve tahakküm alanı var. Yıllar önce verdiği bir röportajda ifade ettiği gibi, “cinsten kaynaklanan bir eşitsizlik olduğuna inanmıyor(um) ” [1].

Bu “inanmıyorum” dan başlanabilir “tartışma”ya: Cinsiyete dayalı eşitsizlik ve ayrımcılık, din gibi, ya da seküler din olan milliyetçilik gibi inanıl(may)acak bir alan değildir: Entelektüel düzlemde öğrenilebilir- bilinebilir/ cahil kalınabilir, bilişsel düzlemde farkında olunabilir/kör kalınabilir, duygusal düzlemde kabul edilebilir/reddedilebilir bir tarihsel-toplumsal- nesnel vakıadır. Yalnızca Türkiye coğrafyasına bakacak olursak: Kadınların temsil oranı TBMM’de %4,3, yerel yönetimlerdeyse %1,5; gayrimenkul sahipliği Türkiye geneli için %9, kentsel alanlar için %13; işgücüne katılım oranı %17; %50’si ücretsiz aile işçisi. Yaşı 60’ı aşmış 3,2 milyon kadının %90’dan fazlası yoksulluk sınırının altında gelire sahip[2]. Son beş yılda, resmi kayıtlara göre 1806 kadın (yani her gün 1 kadın) töre ve namus cinayetine kurban gitti. Ankara kentsel alanında yapmış olduğum bir araştırmaya göre,[3] %42’si haftada bir ve daha az mahallelerinden dışarı çıkıyor; %34’ü hava kararmadan, %25’i eşi ya da babası evde olmadan evine dönmeye çalışıyor; %20’si ev içinde şiddete uğruyor; yarısından fazlası toplu taşım araçlarını kullanır ya da yaya yolculuk yaparken tacize uğradığını söylüyor. Ankara Bentderesi’nde seks işçisi kadınların ücreti 30 YTL (pazarlıkla ya da kadının yaşlı olması durumunda 10 YTL’ye kadar düşebiliyor). Diyarbakır’da okuma yazma bilmeyen 341 bin insanın 248 bin’i kadın. Geçenlerde okuduğum bir basın açıklamasının ardından arkadaşımın işyerinde çaycılık yapan kardeş, “televizyonda gördüm, kelli felli o kadar adamsınız, o kadına mı düştü konuşmak” demiş, güldük hep birlikte. İki gün önce evime doğru yürürken adamın biri yine laf attı, yine durduk yerde sinirim bozuldu. Bu memlekette koymaklı, girmekli, geçirmekli en ağır küfürler kadın bedeni üzerinden savruluyor. vs. vs. vs.

Şimdi, bütün bunlar, ve öncesi ve sonrası, öğrenilebilir- bilinebilir/ cahil kalınabilir, farkında olunabilir/kör kalınabilir, kabul edilebilir/reddedilebilir bir eşitsizlik, ayrımcılık ve tahakküm alanına işaret ediyor. Fakat ben burada, öğrenmemiş, farkındalık-bilinç geliştirmemiş olmayı, reddiye çıkarmayı kınayamam. Yalnızca entelektüellerin, gazete yazarlarının, solcuların, toplumda sözüne ve sesine yer olanların her anlamda sorumluluklarının katmerli olduğunu, kamusallık içinde kuracakları her cümlenin arkasında sağlam ve serinkanlı bir bilgi donanımı, dikkatli ve özenli bir politik doğruluk olmak gerektiğini belirtip geçerim. Bu gerekliliği bir kez daha bana düşündüren 7 mart 2007 akşamı NTV’de, Can Dündar’ın yönettiği program Neden’de Nuray Mert’in kullandığı söylemler oldu (8 mart öncesi, cinsiyet sorunlarının konuşulacağı bir programa neden bir anti-feministin çağrıldığı, neden bu çağrıya kendisinin icabet ettiği ayrı bir muamma). Anti-feministliğinin kadın düşmanlığına vardığı noktaysa, koca dayağı konuşulurken, “katlanırsa maruz kalır elbet” fecaatiydi.

İnsan olmaya dair temel hakları ihlal edilenin mi edenin mi sorumlu kılınması gerektiği tartışması bir yana (devlet kaynaklı işkencede işkenceye uğrayanın katlanmama seçeneğinden bahseden olmuyor hiç -çok yerinde bir yaklaşımla, ya da ABD’nin Irak kıyımından Iraklıları sorumlu tutmuyoruz…) burada Nuray Mert’in politik formasyonu açısından da cinsler arası eşitlik ve özgürleşme perspektifi açısından da sorunlu olan bir geri plan var: Liberal kavrayış. bu kavrayışın bir ayağı, sorunu tek tek kadınlar ve erkekler meselesi olarak gören bir bireycilik vurgusuna yaslanır. Oysa, -Nuray Mert pek sevecek şimdi bu kavramı- cinsiyet eşitsizliği dediğimizde bir “sistem”den söz ediyoruz: Cinsiyete dayalı işbölümü gibi emeğin örgütlenmesini, cinsiyetçi denetim, hiyerarşi, baskı ve dışlama gibi iktidarın kurulması ve sürdürülmesini, çekirdek ailenin baskınlığı gibi cinsel ilişkilerin düzenlenmesini içeren yapısal boyutları da çevrime alıyoruz dolayısıyla. Liberal kavrayışın bir diğer ayağı da, bir önceki ayağın paralelinde durarak, kadınların, isterlerse yaşamın her alanında eşitçe yer alabileceklerini iddia etmektir (katlanıyorsa dayak yer, istemiyorsa parlamentoya girmez, kendine güveniyorsa gece sokağa çıkar, …). Yasal düzenlemeler de engel değilken, bu olamıyorsa, bütün sorun kadınların kitlesel ve doğal olarak isteksizliği, istençsizliği, yeteneksizliği, yetersizliği, güçsüzlüğü, kendine güvensizliği o zaman -bu perspektifin olağan uzantısı (insanlar doğal olarak hiçbir şey değildir oysa; aksi olsaydı, oğlan çocukları ‘erkek gibi’, kız çocukları ‘kız gibi’ giydirmeye uğraşmazdık. kaldı ki, doğal olanın nerede başlayıp nerede bittiği ve doğal farklılıkların hangi unsurları kapsadığına ilişkin kavrayışımızın kendisi kültürel ve toplumsal bir oluşumdur.)

Bu liberal kavrayışın ve “kadınlar isterse yapar”ın bir değişkesi de kadınların önünde özgül engeller bulunmadığı biçimindedir: Varolan güçlükler sınıfsal, bölgesel, ekonomik, vb. ayrımlardan kaynaklanır. Bu güçlüklerle karşı karşıya bulunmayan kadınlarsa, isterlerse yaşamın her alanında eşitçe yer alabilirler, bunun örnekleri vardır. Oysa biz; sınıfsal, bölgesel, ekonomik eşitsizlikten değil, cinsiyet eşitsizliğinden bahsediyoruz tam da. En zengin adamın karısının da yoksul olabileceğinden. İşçi sınıfının kadınlardan ve erkeklerden oluştuğundan ve bunun iktidar, tahakküm ve sömürü ilişkileri bağlamında çok şeyi fark ettirdiğinden (dünyanın bütün işçileri, çoraplarınızı kim yıkıyor, çocuklarınıza kim bakıyor, sefertasınızı kim hazırlıyor?!). “Sosyo-ekonomik arka plan…” diyor sürekli Nuray Mert katıldığı TV programında, “kapitalizmi tahlil etmeden…” diyor. Böylece, cinsiyet eşitsizliğini bir “kültürel mesele ya da tortu”dan ibaret algıladığını da belli ediyor. 1970’ler boyunca ve sonrasında sosyalist feministlerin Marksist kavramlar etrafında ev içi emek tartışmalarının temel kaygısı, kadınların tabiyetinin kapitalist toplumun ekonomi-politiğiyle bağlantılı bir maddi temeli olduğu, ekonomi-dışı olmadığını göstermekti oysa. Bu yaklaşımla, bir yandan ev içi emeğin, ücretli emeğin yeniden üretimini sağlayarak, artıdeğere katkıda bulunduğu, bunun da kapitalist sistemin sürmesinde işlevsel olduğu, hem de bizzat kapitalizmin ev içi emeğin ve o emeğin kullanıldığı hane düzeninin yaratılmasında etkili olduğunu göstermeye çalıştılar. Dünyanın literatürü var bu tartışmalar üzerine. Kaldı ki, tarihsel dönemleştirmeler de “erkeklerin erkek deneyimlerinin bilgisini evrenselleştirerek yaptıkları bilim”in ürünüdür. Fatmagül Berktay, “kadınlar için,” der, “tarih 1970’lerde başlar”. Çok değil, 1970’lerde sistematik olarak kadınların tarihi, psikolojisi, anatomisi, coğrafyası, edebiyatı,… bir yandan araştırılıp yazılmaya bir yandan anlatılmaya başlanmıştır. Varın “tarihöncesi” ne demek, yeniden düşünelim. Yeniden düşünelim: köleci sistem, feodal sistem, kapitalist sistem dönemleştirmesi kadınların tarihlerine ne denli karşılık geliyor. Türkiye’de, 1955’te kadınların %95’i tarım kesiminde ve ancak %5’i
tarım dışı kesimlerde çalışmaktayken, bu oranlar 2005 yılında sırasıyla %76 ve %24 biçiminde değişti. Buna koşut olarak, 1950’den önce %80’in üzerinde olan “kadının işgücüne katılım oranı”, 2005’de %23’e düştü. “Aradaki farkın nereye gittiği” sorusu, yanıtını kentsel işgücü istatistiklerinde görünmeyen “ev kadınlığı” kategorisinde bulur. Eh, şimdi “sanayi öncesi” konumdan ne ölçüde nitel bir kopuş var burada, yeniden düşünelim. Buradan bakmayıp “evet, kapitalizm…” desek, kapitalist ilişkilerin neresi cinsiyetsiz allahınız aşkına? Cinsiyetsiz, ırksız, etnisitesiz, cinsel yönelimsiz bir boşlukta mı yüzüyor bu kapitalizm denen sistem?

Cinsiyet eşitsizliğini liberal bir perspektiften analiz etmeyi yeğlediğinizde, hem de “sosyo-ekonomik arka plan”la ne denli iç içe olduğunu görmemeyi yeğlediğinizde, “yasalar, çalışma, eğitim” der geçersiniz. Nuray Mert de bunu yapıyor yukarıda andığım röportajında: “Ben ancak kadınların hukuk önünde eşit olmasını savunabilirim ki bu mevcut ileri toplumlarda. Çalışmak için koca izni kaldırıldı değil mi? [evet, Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildi, ancak 1990 yılında] … Kadınların çalışmaları ve eğitilmeleri sağlandıktan sonraki kısmı zaten tamamıyla eğitim şeysi. Yani kadınları daha fazla eğiteceksin.” Şemseddin Sami de 1879’da yayınlanan kadınlar risalesinde bunu söylemiştir: Kadınları eğiteceksin. Ve 19. yy’ın bilumum ilerici liberal erkekleri. Bir yüzyıldan fazla bir zaman sonra aynı yaklaşımı solcu entelektüel bir kadında görmek şaşırtıcı ve acıtıcı doğrusu. Eğitim ne zamandır yapısal eşitsiz ve sömürgen ilişkileri çözer oldu?

“Toplu bir kurtarma projesiyle ilgiliyim ben” diyor Nuray Mert. Toplum toplu olarak kurtarılır mı kurtarılamaz mı bilemem, hem de şunun şurasında kıyı kentlerinin sular altında kalmasına, kitlesel göçlerin yaşanmasına, Türkiye’nin çölleşmesine 50 yıldan az bir zaman kalmışken… Fakat bildiğim iki şey var: Birincisi, dünya da toplum da toplu olarak “kurtarılacak” sa, bunun bir hattı cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığıyla mücadeleden geçiyor. İkincisi, toplu olarak “kurtarılma”yı beklemeyeceksek, bugünümüzü gelip gelmeyeceği belli olmayan bir kurtuluş gününe kurban etmeyeceksek, her türlü hiyerarşiyi, iktidarı, baskıyı, otoriteyi, eşitsizliği, şiddeti olumsuzlayan bir praksisin bir hattı yine cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığıyla mücadeleden geçiyor. Üstelik; eşitsizlik mutsuz eder, hak yemek kimseye yaramaz, reddetmek reddedileni yok etmez, siyasetin geneli özeli yoktur. Ve, bir parça değişmeye başlarsa, öteki de değişmeye başlar (bu erkeklik krizi denen şey nereden peydahlandı sanıyorsunuz? ). Yap-bozun bir parçasını oynattığınızda aslında bütün parçalar yerinden oynar ve yeniden düzenlemek zorunda kalırsınız; yeter ki o parçayı daha eşit ve adil bir tablo yaratma amacıyla oynatın… dünya değişmeye başlar… Feminizm de kadın hareketi de bunun için vardır. Herkese de lazımdır. Nuray Mert’e bile.

[1] Pazartesi, Sayı 82 (şubat 2002) (röp. ayşe düzkan)

[2] İsmail Tufan, yaşlılığı yoksulluğun elinden kurtarmak, Radikal İki (14
ocak 2007)

[3] Ayten Alkan (2005) Yerel Yönetimler ve Cinsiyet: Kadınların Kentte
Görünmez Varlığı (Ankara: Dipnot)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s