Kayıp Azınlıkların İzinde

Şubat 2015

(Ne tam kış ne de bahar olan) bir Pazar günü, (ne tam iş ne de sadece gezinti olan bir amaçla) Bomonti’den başlayarak Seda ve Levent’in kameraya mıhladığı ilginç görüntüler eşliğinde Tatavla’ya doğru iz sürüyoruz. Neyin mi izini sürüyoruz? Yakın-uzak tarihimizin pervasızca yağmalanmış, heder edilmiş değerlerinin izini sürüyoruz. Bu sürek anında türlü çeşit tuhaflıklarla karşılaşıyoruz. Bugün “modern kent” hevesi içinde yağmacılık/rantçılık eski hamamına nasıl bir yeni tas geçirildiğini, adına da “kentsel dönüşüm” dendiğini görüyoruz. Kentin bu bölgesinin mutenalaştırılmasının kente ve o kentte şimdi ve geçmişte yaşayanlara gösterilen herhangi bir itina ile ilgisinin olmadığını görüyoruz.  Milyon TL lik yapıştırma “lüküs dayire”lerin amorf iç havuzlarında kimlerin yüzdüğünü merak ediyoruz. 1950’ lerin “Şişli’de bir apartıman, yoksa eğer halin yaman” nakaratı aklımıza geliyor…

bomonti.1

Neyse ki güzel olan şeyler de var… Tam karşıdaki bit pazarında çocukluk anılarımız canlanıyor… Oradan ver elini Bomonti Bira fabrikası… Ama o da ne?! Arkada bir heyula… IC (zamanımızın gözde müteahhidi İbrahim Çeçen) Hilton,  sanki hepimizi yutacak bir canavar gibi ağzını açmış duruyor… Bomonti Bira Fabrikası’nın sınai ve kültürel miras değerini yitirmeye çoktan yüz tutmuş, çalılıktan yoksun ama asil hüznü bize burukluk veriyor… Merak etmeyin, “filmin devamı” var… Orayı da bir Holding almış… Açılış yakında!

bomonti.2
Fotoğraf: Levent Mertoğlu
bomonti.3
Fotoğraf: Levent Mertoğlu

Ayrıca, bu Holding abimiz kültür-sanatta fena değil, avluya hafif bir enstelasyon attırmış şimdiden… Arkada görünen beton ve camdan mamul mimarlık şaheserleriyse, MSÜ Bomonti Yerleşkesi ve Ant-Hill Rezidans/Hotel .

Bomonti sanayi bölgesinin sonuna kadar gidip, 1970’li yıllara kadar Kağıthane’ye doğru akan derenin vızır vızır arabaların geçtiği bir caddeye ,  1950’lerin Dickens romanlarını andıran fabrika stillerinin de plaza tarzlarına dönüşmesini izliyoruz….

İşte aşağıda “dere”nin tam karşı tarafına dikilmiş bir “tepe”, dere-tepe düz gidiyoruz, “Dere nerde? İnek içti… İnek nerde? Dağa kaçtı… Dağ nerede…. Yandı bitti kül oldu…

bomonti cevahir

Bomonti’den gerisin geriye dönerek Feriköy’e doğru bu sefer kayıp azınlıklarımızın peşine düşüyoruz.

Yeniden Bira fabrikasına yakın ama bir üst sokağındayız.  İlk durak   “Notre-Dame de Lourdes Kilisesi”. 19. Yüzyıl başında Rusya’nın Gürcistan’ı ilhak etmesi üzerine özellikle Ahıska’dan İstanbul’a göç eden Katolik Gürcüler, Osmanlı Hükümetinden kilise ve manastır kurma izni alınca 1861 yılında bu Kilise’yi kurmuşlar.

Gürcü rahiplerin o tarihlerde Beyoğlu’nda Gürcüce eğitim yapan bir ilkokulları da varmış ve 1914’de kapanmış bu okul.

Bakire Meryem  adına yapılan Notre-Dame de Lourdes Kilisesi Fransa’dan destek alınarak kurulmuş. Uzun yıllar Gürcüce ayinler yapılan Notre-Dame de Lourde Kilisesi’ne rahip Pol Akobaşvili’nin ölümünden (1981) sonra T.C. vatandaşı bir Gürcü rahip atanamadığı için, Kilise, bu tarihten sonra Gürcüce ayin yapılamaz duruma gelmiş.

Katolik Gürcülerin 1950’lerde 10.000 olarak tahmin edilen nüfusları, 6-7 Eylül olaylarından sonra süratle azalmış ve bugün 200 civarında kalmışlar ama bir avuç da olsalar Pazar ayinleri devam ediyor; Kilise’nin bir Çocuk Korosu bile var.

Artık Gürcü nüfus neredeyse yok olduğu için, cemaat daha çok Ermeni Katolik azınlıklardan oluşuyor…

Bir de bizim gibi kapalı kapıların ardından merakla bakan azınlıklar var…

notre dame de lourdes
Fotoğraf: Levent Mertoğlu

Kayıp değerlerimizin izinde ilerlerken bir başka kilise çıkıyor yolumuza… Surp Vartanants Ermeni Kilisesi… Kilise, son olarak 1996’da onarılmış… Şansımıza bugün bir vaftiz töreni var… Davetlilerin zarif ve şık giyim kuşamları dikkatimizi çekiyor.

Surp Vartanants Ermeni Kilisesi, 1861’de inşa edilmiş ve Nisan 1866’da resmen açılmış. 1932’de kurulan ve bugün hâlâ ayinlere eşlik eden Vartanants Korosu dünyaca ünlü imiş…

Belki bir gün bu Koro’yu izlemek de nasip olur diyerek buradan ayrılıyoruz.

Bir başka durağımız Feriköy’deki Rum Ortodoks Kilisesi Aya Apostoli oluyor. Feriköy Avukat Caddesi’nde yüksek duvarlarla çevrili bir avlunun yılardır açılmamış gibi duran ağır demir kapısını güçlükle aralayıp içeriye süzülerek giriyoruz.  Meydana yer olmayan bu mega kentte nefes alacak, durulacak sakin bir an yaşatıyor kapının ardı bize.

bomonti kilise..

Issız ve dingin avlunun arka tarafında yabansı duran bir banka oturarak Kilise’nin yorgun taş duvarlarının dilini çözmeye uğraşırken, arka taraftan çıkagelen emektar görevli, istersek bize içeriyi gezdirebileceğini söylüyor. Tabii ki isteriz!  Bir taraftan da avlunun asri taşlarını yıkama gayreti içinde; zira Patrik ziyarete gelecekmiş akşamüzeri…

Bugün neredeyse yok olan Rum nüfus, o vakitler canlıymış ve de gelecek için iyimsermiş anlaşılan ki,  1868’de inşa edilen Kilise, 1949’da onarım geçirmiş.

On iki havariye ithaf edilmiş olan Kilise, Kapalı Yunan haçı planındaymış.

Narteks’den (dış giriş) Naos’a (ana mekân) geçilen kapının üzerindeki oniki azizin yağlıboya portreleri Ressam Haralambos tarafından 1914’de yapılmış.

İçerisi oldukça bakımsız; yeni yasayla gayrimüslim vakıflar mal varlıklarını değerlendirebildikçe, “buraya da sıra gelecek” diyor görevli.

Fotoğraflarını çekemediğimiz kilisenin görüntüleri beynimize kaydolurken, bir yandan da bol bol sohbet ediyoruz. Görevlinin karısı Anadolu’dan nasıl ve neden geldiklerini ve bugünkü durumlarını anlatıyor. Çok dinli bir coğrafyadan göç eden emektar görevlilerin güler yüzleri ve içten sohbetleri, çok kültürlülüğe karşı çıkan zihniyetin derin izlerini taşıyan bu mahallede içimizi acıtıyor, geçmişten utandırıyor bizleri..

Ve nihayet sıra geldi Tatavla’ya….

Sakız Adası başta olmak üzere Ege ve Akdeniz’in çeşitli yerlerinden Barbaros Hayrettin Paşa tarafından getirilen Rum tersane emekçilerinin mahallesi, yüksek katlı sıralı bitişik nizam evleri ve kültürel zenginliğiyle kazandığı kozmopolit yapısıyla İstanbul içinde küçük bir İstanbul gibi.

tatavla

“Megakent”leşen İstanbul’un kaçak katlarına göz yuman imar aflarına bolca rastlamak mümkün. Boşuna demedik küçük İstanbul diye…

tatavla.2

Hızla değişen ve hukuksuzlaşan bu kenti duvarların ardından izleyenler de var Tatavla’da. Yüzyıllık Tatavla’nın kimden ve neden olduğunu anlamadan “Kurtuluş”unu ve etrafta olup bitenleri ürkerek izleyen bir tarih bekler bizi son durakta.

tatavla son
Fotoğraf: Levent Mertoğlu

Gezinin son dem’ini, bu semtteki pek çok kendi gitmiş adı kalmış şey gibi ilk işletmecisinin adını taşıyan Despina Meyhanesi’nde alıyoruz. İmrozlu Despina ülkenin ilk kadın meyhane işletmecisiymiş. Meyhaneyi 1946’da kurmuş ve 2006’da ölene dek hizmet ve malzeme temini gibi konularda sürdürdüğü titizliğini bir kurallar manzumesi olarak yanında çalışanlara vasiyet etmiş. “Aslı çıktı” derler: Mütevazı mekânda rahat hissettirildik ve ne yediysek memnun kaldık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s